Şehir, cinsellik ve kadınlık halleri: Girls

Dizi tarihinin en popülerlerinden sayılabilecek Sex and the City dizisinin (1998-2004) sadece Amerika’da değil tüm dünyada kadınlar için hem yeni hem de hep az söylenen bir sözü olduğu iddia edilir. Genelde dizinin ana karakterlerinden yazar olarak resmedilen Carry’nin her dizinin sonunda bilgisiyarının başına oturup listediği sorularla özetlemek gerekirse: Kadınlar da erkeklerin her yaptığını yapamaz mı? Kadınlar da istedikleri ilişkilere istedikleri zaman girip istedikleri zaman çıkamazlar mı? Kadınlar da hem kariyer hem eğlence hem çocuk hem güzel elbiseler isteyemezler mi?

Cinsiyet ilişkilerine özel olarak eğilen feminizm dalga dalga gelmiştir ve bu sorular bizce feminist dalgaların ilkinin bile ancak ufak bir parçası olabilir. Aslında en temel yasal ve ahlaki haklar üzerinde yarım yamalak duran bu bakış açısının cinsiyet ilişkilerine çok ilkel ve muhafazakâr bir bakış açısı sunduğunu düşünüyoruz. Elbette üretildiği kültürün, yani Amerikan kültürünün kapıldığı düştüğü neo muhafazakârlığın içerisinde görece postfeminist bir konumda olduğu da iddia ediliyor. Fakat kadınlara toplumsal rol olarak evliliği ve ev kadınlığını tekrar şiddetle dayatıyor gibi gözüken bu kültürün içerisinde feminist durması, bu yapımın evrenselliğini ve dünyada kadınlara ne dediğini tartışmamıza engel değil. (Genel olarak dünyanın muhafazakârlaşması ve Türkiye’nin bundan aldığı payla kendi yeniden ürettiği muhafazakârlık ve gericilik de yine en çok cinsiyete dair toplumsal algılarda en açık, en çıplak haliyle gözlemlenebiliyor. Dönüşümleri en çok kadının bedenine dair söylenenlerde görebilmek mümkün. Bu hafta Türkiye’de yaşananlar bunun en net örneği.)

İşte bir nesil kadına özellikle de bedeniyle ilgili konularda kendine güven aşıladığını düşünen dizinin popülerliğinin bu muhafazakârlığa karşı ürettiği yenilikçi ya da eleştirel bir ahlaktan gelmediğini, daha klasik anlamda sunduğu eğlenceden geldiği rahatlıkla iddia edilebilir. Sunduğu kadın hikâyelerinin, nasıl başlarlarsa başlasın bildiğimiz tek eşli ilişkiye aslında pek bu ilişki biçimiyle pek de hesaplaşmadan evrildiğini görmek zor değil.  Bu anlamda Sex and the City edebiyattan ya da sinemadan gelen bir sihri diziye taşıyan özel bir yapım olmadı. İyi edebiyatın ve iyi sinemanın emek veren okuyucusuna/izleyicisine sunduğu insanlık ve kendi üzerine, yaşadığı çağ üzerine düşünme, sorgulama fırsatını sunan bir yapım değildi. İşte bu noktada bu sezon takip ettiğimiz yeni Girls dizisiyle tabandan ayrılıyor ve aslında iki yapımı karşılaştırmanın zemini kalmıyor. Önce bir ilk bölüm tanıtımına bakalım:

Girls Amerikan yapımı diziler arasından çok azının yaptığını yapıyor (bizce şu anda bu kulvarda bir de Mad Men sayılabilir, belki House‘un ilk sezonu da buna bir örnekti) ve edebiyat ile sinemaya yakınsıyor. Bu anlamda bir televizyon dizisinden beklenecek “eğlence”nin yanı sıra, izleyene, bu yapım bağlamında 20’lerindeki genç erkek ve kadınlara kendileriyle dalga geçebilme imkânı sunuyor. Çok fazla kendine acıma olmadan sunulan bu alay her şeyi örten bir komedi dokusu değil, her şeyi konuşabilmeyi sağlayan bir aracı oluyor. Bunun herhalde dizide hızla göze çarpan örneği ana karakter Hannah’nın bedeni.

İlk bölümünde karakterlerinden birinin diğerini  Sex and the City‘deki karakterler üzerinden değerlendirmeye çalışmasıyla (“Biraz Samantha biraz Charlotte  musun acaba?” diyerek) Sex and City göndermesi yapan dizinin yazarı (Lena Dunham) aynı zamanda ana karakter Hannah’ı da oynuyor. Bu yazıda belirtildiği üzere kendisi de Manhattan’a ilk taşındığında çok şahane bir erkek arkadaşı ve çok büyük bir ayakkabı dolabı olacağını hayal etmiş.  Zaten de dizinin önemli bir bölümü kendisinin ve yakın arkadaşlarının başlarından geçenler üzerine, bol bol otobiyografik malzeme içeriyor.

Fakat yazarın aynı zamanda Hannah’yı oynaması bu otobiyografik malzemenin üstüne daha da fazla bir gerçekçilik getiriyor. Zira dizinin bir çok yan hikâyesinin (işyerinde cinsel taciz, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, prezervatif kullanımı, diyet ve göbek gibi) konusu olan beden yazarın bedeni. Yazar bu anlamıyla kesinlikle Carry Bradshaw değil. Boyu uzun değil (ve yüksek topuklu ayakkabı koleksiyonu yok), bedeni profesyonel manken bedeni değil, saçları her gün kuaförden çıkmıyor, her gün düğün makyajı yapmıyor ve göbeği var. Ama aynı zamanda obez de değil, bedeniyle sivrilen bir tarafı da yok. O kadar sıradan ki bu anlamda, bir sahnede kafede otururken göbeği pantalonunun üstünden hafif dışarı çıkmıştı (her göbeği olan ve çok yüksek belli pantalon giymeyen kadın ya da erkeğin yaşamış olduğu gibi)  pantalonunu biraz yukarı çek o zaman içeride kalacak o göbek, diye düşünürken bulduk kendimizi.

İş arayışı, parasızlığı, kız arkadaşlarıyla olan gelgitli ilişkileri ve erkeklere dair hem kendini bir arada tutmaya çalışan hem de karşındaki mutlu etmek üzerinden kurduğu senaryolarıyla Hannah izleyene aynı konularda kendini sorgulatıyor. Bunu da didaktik bir üsluptan oldukça uzak bir şekilde başarıyor. Açıkça yanlış kararları, gereksiz çıkışlarıyla şehirde kendini bulmaya çalışan kadın karakterine diğer orta sınıf şehirli kadınlarının dünyanın bir çok yerinden evrensel olarak paylaşabildiklerini düşündüğümüz bir derinlik katıyor. Çok moda olan infografic stilinde iki diziyi karşılaştıran görselde bile yazıldığı üzere Carry karakterine kıyasla ciddi bir “kendi üzerine düşünme, kendinin farkında olma” boyutu işlenmiş. O kendi üzerine düşünürken, Carry’nin yüzyıl önce cevaplanmış soruları değil de, izleyen özel başka sorular akla geliyor.

Girls, kendilerine Sex and the City vaat eden 21. yüzyılın kentli orta sınıf kadınlarının seksi ve şehri çok başka biçimlerde ve bol bol düşünerek, çekinerek, hamle yapıp geri alarak yaşamalarının hikâyesi. Dünyanın muhafazakârlaştığı ve orta sınıflar için maddi ve manevi anlamda daraldığı bu on yılda, kadınların bunlarla başa çıkmaya çalışmalarının hikâyesi. Tercihlerinin ve zevklerinin önemli bir kısmı dünyanın başka yerlerinde tekrarlanabilecek nitelikte değiller. Fakat bu tercihler üzerine düşünme biçimleri çok tanıdık.

Reklamlar

Şehir, cinsellik ve kadınlık halleri: Girls” üzerine 3 yorum

  1. okuması çok keyifli bir yazı olmuş, bir dizi incelemesinden çok hayata da bir bakış. dizi söylediğiniz gibi hayatını aktardığı tabaka bakımından sex and the city’den ayrılıyor ve çok da iyi bir tercih yapıyor. Yazının en beğendiğim kısmı ise ” Tercihlerinin ve zevklerinin önemli bir kısmı dünyanın başka yerlerinde tekrarlanabilecek nitelikte değiller. Fakat bu tercihler üzerine düşünme biçimleri çok tanıdık.” süper tespit.

    Beğen

Yanıt Verin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s