Aşk şarkıları ve tereyağlı ekmek

photo 1

Martın ortasını geçtik ve baharın geleceği bir kez daha belli oldu. Bahar diyince aklımıza gelen şairlerden T. S. Eliot’ın belki de en meşhur dizelerinden biri Çorak Ülke‘dendir (İngilizcesi için şuraya bakabilirsiniz, Cevat Çapan’ın güzel çevirisini Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi‘nde bulabilirsiniz). Ezra Pound’a ithaf edilen şiir, “Ölülerin Gömülmesi” adlı bölümle, şu satırlarla başlar: “Ayların en zalimidir nisan, leylaklar / Açtırır ölü topraktan, yoğurup.”

Fakat henüz zalim nisan gelmedi. Bu yüzden bugün bir aşk şarkısından yola çıkarak bir tarif paylaşmak istiyoruz sizlerle. Türlü edebi incelemelere konu olmuş, tartışılmış bir aşk şarkısı: Alfred Prufrock’ın Aşk Şarkısı. Kahve kaşıklarıyla ömrünün tutarını çıkaran Alfred Prufrock’ın şiirine yakışacağını düşündüğümüz çok basit bir tarif hazırladık. İngilizcesini şuradan okuyabileceğiniz şiirin Can Yücel çevirisi tezlere konu olacak derecede ünlü. (Çeviri maalesef elimizde yoktu; internette yaptığımız araştırmada Yücel’e ait olduğunu düşündüğümüz, aşağıdaki çeviriyi bulduk. Belki elinde çevirinin baskısı olan okuyucular bizimle görselini paylaşabilirler.)

Şeftali yese mi yemese mi bilmeyen porselenli sofralarda nasıl konuşacağının provasını yapan Prufrock’ın bu şarkısına Batı popüler kültüründe bol bol referans verilir. Bir iki Woody Allen filmini bizzat hatırlıyoruz örneğin. Fakat biz hep şu yaşadığımız hayatın gündelik ritmini çok içimizde hissettiren zamanla ilgili dizelere odaklandık: “Vakit senin için de benim için de, hâlâ daha hâlâ vakit kararsızlıklar için, / bin bir karar, bin bir pişmanlık için kızarmış ekmekle çay ikramından önce.”

İşte bugün ekmek kızarttık ve üzerine kadınların Michelango konuştukları salonları ve porselenli sofraları hatırlattığını düşündüğümüz bir tatlandırılmış tereyağı hazırladık. Önce tarif sonra da şiir geliyor.

Tereyağlı Ballı Ekmek

  • 100 gram tereyağı
  • 3 tatlı kaşığı bal
  • Yarım vanilya çubuğu
  • 1 limondan limon kabuğu rendesi

Tereyağı yumuşasın diye bekletilir, limon kabuğu rendelenir, vanilya çubuğunun içindeki siyah kısım sıyrılır, malzemeler karıştılır. Kızarmış ekmeğine üstüne sürülür. Kızarmış ekmek İngilizlerin kare ekmeklerinden olsa ve iki üçgen olacak şekilde bölünseydi herhalde bu şiire daha çok yakışırdı, lakin evde francala ekmek dilimleri vardı. Yine de porselene koymaya gayret ettik. Limon kabuğunu doğrudan tereyağın üzerine rendelemeye gayret edin, böylece rendelerken çıkan ve esas aromasını veren yağlar tereyağına geçmiş oluyor. Bal yerine başka bir tatlandırıcı kullanabilirsiniz. Vanilya yerine de başka bir baharat olabilir elbette, örneğin tarçın, belki çok çok az toz karanfil. Hafif aromalı hafif tatlı tereyağlı ekmek ve yanında mutlaka çay.

photo 2 photo 3 photo 4 photo 5

Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı

T. S. Eliot

gel gidelim beraberce,

akşam gelip göğün üstüne serilince

ameliyat masasında baygın bir hasta gibi…

gidelim bildiğin ıssız sokak içlerinden,

o sabahlara dek gürültüsü dinmeyen otellerle

sabahçı kahveleri önünden…

gidelim o sokaklardan işte,

bir sinsi niyetle uzadıkça uzayan münakaşalar gibi hani

sürükler ya içinden çıkılmaz bir soruya doğru seni…

kuzum, sorma! nedir diye?

kalk gidelim misafirliğe!…

odada kadınlar bir aşağı bir yukarı… michelangelo’dur konuştukları.

sarı sis sürterken sırtını pencere camlarına,

sarı duman sürterken burnunu pencere camlarına

yaladı diliyle kenarını köşesini akşamın,

oluklarda oyalandı bir vakit su birikintileriyle,

sonra yüklenip sırtına bacalardan inen kurumu

kaydı saçaktan, ansızın başaşağı daldı,

baktı, bir ılık teşrin gecesi,

şöyle bir dolandı evin etrafında, uyuya kaldı.

elbet de bulunacak vakit

kaysın diye yol boyunca sarı duman

pencere camlarına sürterekten sırtını;

bulunacak vakit, bulunacak vakit

yaklaştığın çehrelere yakışacak bir çehre takınmana;

bulunacak vakit, hem öldürmek, hem yaratmak için

ve vakit, kaldırıp bir sual bırakan tabağına

türlü işleri, türlü günleri için ellerin;

vakit senin için de benim için de, hâlâ daha hâlâ vakit kararsızlıklar için,

bin bir karar, bin bir pişmanlık için kızarmış ekmekle çay ikramından önce.

odada kadınlar bir aşağı bir yukarı… michelangelo’dur konuştukları.

elbette bulunacak vakit

“cesaretim var mı, cesaretim?” diye sormak için de,

vakit, geriye dönüldüğünde, merdivenler inildiğinde,

bir açılmış benekle saçlarının tepesinde—

(diyecekler: “bir hal oldu saçlarının dibine!”)

üstümde sabah kostümüm, sımsıkı yakam, havada çene,

kıravatım zengin fakat mütevazi, bir de basit asorti iğne-

(diyecekler: “bir hal oldu el ayak bileklerine!”)

cesaretim var mı

tacize kâinatı?

vakitse var aynı dakka içinde

kararlar için, pişmanlıklar için, derken hepsinin karşıtı.

zira şimdiden bilirim bütün hepsini, bir bir hepsini— bilirim sabahını, ikindisini, akşamlarını, kahve kaşıklarıyla çıkarmışım ömrümün tutarını; kesik bir ezgiyle kesilen sesleri de bilirim, ağır basınca bir uzak bölmeden bir musiki. şimdi nasıl cüret ederim ki?

şimdiden bilirim gözleri, bir bir hepsini— insanı yafta olmuş bir cümlenin altına çıkan gözleri; yaftalandıktan sonra, duvarda yarı canlı, hangi cesaretle başlamalı döküp saçmaya günlerinin yamalı bohçalarını? hem nasıl cüret ederim ki?

şimdiden bilirim kollan, bir bir hepsini—

kollar, bilezikli, beyaz ve çıplak

(ama ışık düşünce üstüne ayva tüyleri saracak!)

bir entariden yalın lavanta

kokusu mu acaba aklımı dağıtmakta?

kollar, bir masaya uzanmış yahut bir şala sarılı.

hangi cesaretle başlamalı?

hem nasıl cüret ederim ki?

denir mi? “ben akşam karanlığında dar sokaklardan geçtim; pencerelerden sarkmış, kolları sıvalı, yalnız insanların seyrettim pipolarından yükselen dumanı.”

çentikli bir çift yengeç kıskacı olacaktım ben, seyirterekten sakin deniz düzlerinde.

ikindi vakti, akşam vakti, uyumakta öyle deliksiz!…

uzun parmaklarla okşanmış da

dalmış… yorgun… yahut yalancıktan hasta,

uzanmış şuracığa yanımıza…

kalkmalı mıyım çay, pasta ve dondurmadan sonra

yaşadığımız ânı sürüklemeye bir çıkmaza?

evet, ağladım, oruç tuttum, ağladım, dua ettim,

gördüm, evet, başımın (hafiften dazlak)

bir tepside yattığını,

demiyorum, peygamberim ben —şart değil ya bu zaten; görmedim değil devlet kuşunun bana doğru kanat

çırptığını,

paltomu tuttuğunu gördüm o ezeli kavasın, pis pis sırıttığını ne saklayayım korkudan kalbimin attığını!

zahmete değer miydi üstelik

fincanlardan, reçellerle çaylardan sonra,

porselenler ve senli benli bir sohbetin ortasýnda,

zahmete deðer miydi

kestirip atmak meseleyi bir tebessümle,

sıkılmış bir topa döndürüp avucunda kâinatı

yuvarlamak içinden çıkılmaz bir soruya doðru?

“ben lazar’ım” diye çıkmak ortaya “ben ahretten geldim

anlatmak için size her şeyi, anlatacağım size her þeyi.”

ya hanım başının altına bir yastık yerleştirerekten

“hiç de bu değildi benim aklımdan geçen, hiç de bu değildi.” deyiverirse?…

zahmete değer miydi üstelik?

zahmete değer miydi?

onca guruptan sonra, yol üstü bahçelerinden, sulanmış

sokaklardan, onca romandan sonra, çay fincanlarından, döşemelerde

sürüklenen eteklerden sonra— neler daha nelerden sonra?— bir türlü anlatamıyorum meramımı bu sefer; fakat sinirlerin hayalini bir perdeye aksettirmiş gibi

bir sihirli fener: zahmete değer miydi ya hanım, bir yastık yerleştirerek yahut çıkarıp

atarken şalını. pencereye çevirip yüzünü “hiç de bu değildi,” deyiverirse? “hiç de bu değildi benim aklýmdan geçen.”

“yok! ben prens hamlet değilim, ne de o katın ehliyim;

ben mabeyinden bir beyzade, hizmeti geçen biri

işlerin seyrine hız vermekte ve bir iki sahneye vesile,

işe yaradığına memnun gayet,

ve prense nasihat etmekte ele yatkın bir maşa nihayet,

hürmetkar, dikkatli, ihtiyatlı,

tumturaklı lâflara meraklı, fakat azıcık kalın kafalı,

kimi zaman doğrusu gülünç adamakıllı—

kimi zaman nerdeyse soytarı.

ihtiyar oluyorum… ihtiyar…

kıvıracağım zahir parçalarımı, potinlerimin konçlarına

kadar.

saçlarımı arkadan ayırsam mı acaba? yiyeyim mi dersin

bir şeftali? beyaz fanila pantolonlar ayağımda, dolaşacağım sahili.

türkü söylerken işittim deniz kızlarını birli ikili sanmam türkü söylesin onlar benim için.

açılırken gördüm onları dalgaların sırtında.

dalgaların tarayaraktan beyaz saçlarını, o arkaya savrulu,

savurdukça suları rüzgâr açıklı koyulu.

oyalandık bir vakit denizin sofralarında saçlarına kırmızı yosunlar takmış deniz perileriyle, boğulduk sonra uyanınca ansızın insan sesleriyle

Reklamlar

5 Yorum

Filed under Yemek Kültürü

5 responses to “Aşk şarkıları ve tereyağlı ekmek

  1. Hazırlanan karışım yağın kalanını bu sabah sıcak pancake’lerin üstüne tekrar denediğimizi ve tekrar beğendiğimizi bildirmek isterim.

    Beğen

  2. Anonim

    sevillaportakalı uzun suredir bukadar iştah açıcı bır tarif görmemiştim.bunu yerken mozarttan bahsedebilirim.teşekkürler

    Beğen

  3. benim aklıma da şunu getirdi.
    hem şiir hem bahar hem ekmek olunca.
    müsaadenizle, Didem Madak’tan;

    “İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
    Kırıklar dolar kucağına,
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında,
    Sayısız ah dökülür toprağa. “

    Beğen

  4. Geri bildirim: Koltukname 2 yaşında (ve çekiliş)! | koltukname

Yanıt Verin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s