Guy de Maupassant’tan gizemli sevgilisine: “Evet, ben kır tanrısıyım, hem de tepeden tırnağa!”

“Gisèle d’Estoc”, 19. yüzyıl Fransa’sının gizemlerinden biridir. Bu takma adın, dönemin kadın yazarlarından birine ait olduğu düşünülüyor ama terör eylemlerinde parmağı bulunduğu iddia edilen, kadınlarla düellolar yapan, erkek kılığına giren bu sansasyonel kadının asla var olmadığını savunanlar da yok değil.

Gerçekten yaşadığını varsayacağımız Gisèle d’Estoc, aynı zamanda ünlü yazar Guy de Maupassant’ın sevgilisi olarak biliniyor. Erkek kılığına girip Maupassant’a kadınlar seçtiği söylenen d’Estoc, belli ki tanışmalarının ardından yazara karşı derin bir ilgi duymuş. Nitekim Birsel Uzma’nın bizler için bulup çevirdiği mektupta, d’Estoc’un arzusu üzerine Maupassant kendisini anlatıyor.

Çıkan sonuç, gerçekten de Maupassant’dan bekleneceği gibi etkileyici. Aşk ilişkileriyle ilgili düşüncelerini (daha doğrusu gerçekleri), asosyalliğini ve ne kadar inkâr etse de romantikliğini ortaya koyan bir mektup.

Maupassant’ın şahane Birsel Uzma çevirileri, Oğlak Yayınları‘ndan çıkan Bir Hayat ile Gündüz ve Gece Hikâyeleri. Yazarın eserleri birçok yayınevinden çıkıyor ama öncelikle İş Bankası ve Can‘a da bakabilirsiniz. Bir de Everest’ten çıkan hoş bir çizgi roman mevcut. (Des Lettres aracılığıyla.)

1880 sonu ya da Ocak 1881

 Sevgili Madam,

Size kendimle ilgili ayrıntılardan söz etmemi istiyorsunuz. Hata ediyorsunuz çünkü hoşunuza gideceklerini hiç sanmıyorum. Şehvet düşkünü ve sapkın olanlar dışında, kadınların beğeneceği biri olmadığımı daha önce söylemiştim size.

Diğerleriyse en çok on beş gün içinde bıkar benden.

Ne yaparsınız! Siz her türlü inanca sahipsiniz, başka bir deyişle tamamiyle safsınız; oysa hiçbir inancım yok benim. Olabilecek en hayal kırıklığı yaratan ve en hayal kırıklığı yaşamış erkeğim; en az duygusal ve en az şairane bir de.

Aşkımı dinler arasında sayıyor, dinleri insanlığın içine düştüğü en büyük aptallıklardan biri olarak görüyorum.

Şaşırdınız mı madam?

Schopenhauer’e çılgınlar gibi tapıyorum. Onun aşk hakkındaki teorisi bana kabul edilebilir tek teori gibi görünüyor. Varlıkları istemeyen doğa, çoğalma tuzağına yem olsun diye korumuş bu duyguyu. Kusuruma bakmayın, yazdıklarım uygunsuz kaçıyor ama olsun. Ah! Öfkelendiniz, biliyorum. Devam edeyim:

Ne zaman iki sevgili görsem, kapıldıkları budalalık beni rahatsız ediyor. “Seni seviyorum, sana tapıyorum, canım, ruhum, hayatım, vs.” Üstelik tüm bunlar yalnızca farklı cinsiyetlerden oldukları için. “Irkıma, doğama ve insan oluşuma dair her türlü içgüdüyü taşıyorum. Dolayısıyla kadını seviyor, bedenimin tabi olduğu, aynı zamanda hayvanları da hâkimiyeti altında tutan kanuna boyun eğiyorum; ama ben bu hayvanlara göre daha üstün bir varlığım, onlar gibi davranmak yerine, cinsel eğilimlerime zarafet katmanın yollarını arıyor, hayallerle süslüyor, git gide daha rafine hale getiriyorum,” demek daha kolay olmaz mıydı? Ben de medeniyetle yozlaştım; gizlemiyorum bunu. Güzelliğin her türünü seviyor, tapıyorum hepsine. Durmaksızın tatmin etmenin yollarını aradığım duyulara sahibim. Üstelik coşkulu bir oburum, yemek için yiyen, sağlıklı besinlerle eşsiz duyumlara ulaşmak için sürekli yiyen bir obur, aşkın değişik lezzetlerini, hafif aromalarını, uçucu kokularını hissetmeye doyamayan bir bağımlıyım. 

Duygular, gerçeklikler hissettiren düşlerdir.

Bende doğa duygusu olduğunu söylediniz? Bu benim biraz da kır tanrısı olmamdan ileri geliyor sanırım.

Evet, ben kır tanrısıyım, hem de tepeden tırnağa. Köyde aylarca tek başıma kalırım. Gece, suyun üzerinde, tek başına, gece boyunca, gündüz, ormanda ya da bağlarda, yakıcı güneşin altında ve tek başına, gün boyunca.

Toprağın melankolisi hüzün vermez bana: Ben şafakların, öğle vakitlerinin, alacakaranlıkların, gecelerin yankılandırdığı duyguların aracısıyım. Tek başıma yaşarım, haftalar boyu hiçbir duygu gereksinimi duymadan iyi yaşar giderim mutluluk içinde. Fakat kadın bedenini de severim, çimenleri, nehirleri, denizleri sevdiğim gibi aşkla hem de.

Tekrar ediyorum, kır tanrısıyım ben. Topluma karıştığımda, sosyete davetlerinde, vasat sohbetlerde, giysilerin çirkinliğinde, davranışlardaki yanlışlarda beni çileden çıkaran da budur belki.

Bir davette, tüm içgüdülerimle, tüm düşüncelerimle, tüm duyarlılığımla, tüm mantığımla acı çekiyorum.

Doğal düşüncelerim kabul edilmiş, alışılmış, saygı duyulan ve genele yayılmış bakış açısıyla bakıldığında şaşkınlık yaratıyor!

Her türlü toplantıdan iğreniyorum. Bir balo sekiz gün iç sıkıntısına neden oluyor bende. Hayatımda ne tek bir at yarışına ne bir revü ne bir ulusal bayrama katıldım. Yavan, ürkek, boş olan her şeyden nefret ederim.

Bu nedenle madam, sizinle Opéra’daki bir baloda karşılaşmamış olmayı tercih ederdim! Venedik’e gelince, orası bir şiirdir ve bilirsiniz onu da hemen hemen hiç sevmem. Bu durumda, birbirimizi tanımadan, nereye gittiğini bilmediğimiz bir yere doğru yola çıkmış olmuyor muyuz? Ne için? Daha ilk dakikadan birbirimizden nefret edersek ya? Sonuçta mümkün bu! Üstelik, söylediğinizden, bana hissettirdiğinizden daha iyi tanıdığınızı sanıyorum beni ve gördüğünüz gibi bunu sorun etmiyorum: Yine de kendi kendime benimle dalga geçen bir arkadaş olup olmadığınızı sormadan edemiyorum! O kadar çok şaka yaptım ki bugüne kadar, bana da yapılması mümkündür. Sonuçta böyle bir şaka güzel olur. Zaten kamuoyunun düşüncesi beni hiç ilgilendirmediğinden, gülünç duruma düşmekten asla endişelenmem. Sohbet etmek mi istiyorsunuz? Olur. Nerede? Siz seçin. Hatta isterseniz kaçırın beni. “İmdat!” diye bağırmayacağım. Aslında ben sizin evinize gelemeyeceğime göre, neden istediğiniz gün ve saatte kalkıp öylece birdenbire benim evime gelmiyorsunuz. İsyankâr duyguları zafere kavuşturmak için mekanik koltuğum yok artık. Beni ziyarete gelen kadınlara tecavüz etmiyorum inanın.

Issız bir köyde bulunan mütevazı evimde bir öğleden sonra geçirmek için, benim sizi kaçırmamı ister miydiniz? Ocak ayının ortasında! Evet madam, neden olmasın?

Kararınızı bekliyorum.

Nana’nın prömiyerinde olacak mısınız? Ben prömiyerlere hiç gitmem ama buna katılacağım. Sanırım perşembe günü olacak. Neyse madam, emirlerinizi bekliyorum.

Bana biraz, hatta birazın da ötesinde kendinizden söz edin. Nadir parçalar ilginçtir. Beni neden görmek istersiniz, ben de herkese benziyorum ve üstelik hoşsohbet de değilim.

Parmaklarınızın uçlarından öperim.

GUY DE MAUPASSANT 83, rue Dulong.

Mektubum karalamalarla dolu. Pek hoş bir durum değil. Kusuruma bakmayın, çok hızlı yazıyorum ve temize çekecek vaktim de yok.

 

Fransızcadan çeviren: Birsel Uzma

Reklamlar

Yanıt Verin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s