Balık istifi metro yolculuğu

Yoğun saatlerde toplu taşıma araçlarını kullanmanın çilesi başka hiçbir şeye benzemez. İstanbullular için en büyük kâbuslardan biri metrobüs. Ama kalabalık toplu taşıma araçlarının dünya rekoru Japonya, Tokyo’da bulunuyor. 82,5 kilometrelik Tokyo metro hattının günlük ortalama yolcu sayısı 3,64 milyon! Elbette milyonlarca insan ferah ferah oturarak yolculuk edemiyor. Michael Wolf, Tokyoluların toplu taşıma eziyetini fotoğraflamış. Bunları görmek iş çıkışı saatinde metrobüste, tramvayda, metroda, otobüste yaşananlarla ilgili insana kendini daha iyi mi hissettiriyor yoksa aynı acıyı tekrar mı yaşatıyor, takdiri size kalmış. (Huck Magazine aracılığıyla.)

 

Haftanın Eğlencesi: Evli çiftler için Kama Sutra

Erkek bulaşıkları makineye yerleştirirken her şeyi yanlış yaptığı için kadının yanına gitmesine “bulaşık makinesi pozisyonu” denir.

 

Erkeğin kadının yanında özür dilemeye bile tenezzül etmeden gaz çıkarmasına “standardın düşmesi” denir.

 

Erkekle kadın Hint yemeği yedikleri için mideleri pirinçten şişip bırak sevişmeyi, sohbet bile edemeyecek hale geldiklerinde buna “balinaların kıyıya vurması” denir.

 

Erkek kadının boynuna ufak öpücükler kondurduğuna, kadın erkeğin göğsünü şefkatle okşadığında, o sırada çocuk korkutucu bir ses duyduğu gibi saçma sapan bir bahaneyle odaya koştuğunda buna “bölünen oturum” denir.

 

Kadın adamı yatakta kendiyle oynarken yakaladığında ve gördüklerine inanamadığını ifade eden bir ses tonuyla “Gerçekten mi?” dediğinde, adamsa kadına sırtını dönüp işine devam ettiğinde buna “azimli tavşan” denir.

 

(The New Yorker aracılığıyla.)

Televizyondan kitaba — Jonathan Strange & Mr Norrell

TV dizileri edebiyat göndermeleriyle, içinde geçtikleri dönemle, karakterlerin oynadıkları oyunlar, hatta yedikleri yemeklerle meraklı izleyiciyi okumaya sevk edebiliyorlar. Biz de meraklarımıza yenildik ve dizilerden yola çıkan okuma listeleri hazırlamaya karar verdik. “Bu diziyi seviyorsanız şu kitapları da okumalısınız” mantığından yola çıkan bu listeler dizilerle şahsi ilgilerimizin çekiştirdikleri yerlere gidiyorlar ve her zamanki gibi katkılarınıza açıklar.

 

Susanna Clarke‘ın müthiş romanı Jonathan Strange ve Bay Norrell‘ın bir mini diziye uyarlanacağını daha önce müjdelemiştik. Nihayet beklenen zaman geldi ve bu güzel eseri bir de dizi formatında izleme keyfine eriştik. Kitaptan hiç sapmayan, başarılı bir uyarlamaydı dizi. En başarılı yanı da oyunculardı: Hem gerçekten başarılı bir oyunculuk çıkarmış hem de kitapta çizimlere kadar ayrıntılı bir şekilde betimlenen karakterlere müthiş uyum sağlamışlardı.

Diziden (ve kitaptan) biraz bahsetmek gerekirse, Jonathan Strange & Mr. Norrell, İngiltere’de uzun yıllar sonra ortaya çıkan yegâne tatbiki büyücüler, Bay Norrell ile öğrencisi Jonathan Strange’in hikâyesini anlatıyor. Büyü yapmayı kitap okuyarak kendi kendine öğrenen Bay Norrell büyüyü kimseyle paylaşmak isteyen huysuz, korkak ve tutucu bir büyücü. Strange ise içgüdüsel olarak doğaçlama büyüler yapmada başarılı, merak dolu, parlak bir genç. İkilinin usta-çırak ilişkisi zaman içerisinde Norrell’ın Strange’den kimi bilgileri esirgemesi ve çeşitli anlaşmazlıklar yüzünden bozuluyor ve yolları ayrılıyor.

Jonathan Strange & Mr. Norrell, ana hatlarıyla bu ikiliyi ele alsa da, Strange’in eşi, Norrell’ın uşağı, İngiliz bakanları, peri kralları vb. karakterlerin başından geçen olaylarla zenginleşiyor. Clarke, dallandırıp budaklandırdığı hikâyeyi sonunda her unsuru bir araya getirerek toplamayı, üstelik bunu heyecan verici ve tatmin edici bir biçimde yapmayı başararak gerçekten zor bir işin altından kalkıyor. Dizi de zaten romandan sapmadığı için aynı bütünlüğü koruyor — dediğimiz gibi oyunculuklarının yanı sıra mekânlar, kostümler vs. itibariyle de tam beklenildiği gibi bir dünya yaratıyor.

Diziyi izleyip de “Ben bunun gibi dünyalarda kalmak istiyorum,” diyenlere, işte kitap önerilerimiz:

* Jonathan Strange ve Bay Norrell / Susanna Clarke / Çev. Berna Kılınçer / Alfa Yayınları

Elbette ilk önerimiz kitabın kendisi olacak. Dizi her ne kadar esas aldığı metne olabildiğince sadık kalmış, Clarke’ın dünyasını ekrana yansıtmayı başarmış olsa da, hiçbir şey kitabın yerini tutmuyor. Clarke’ın muhteşem romanı daha ilk cümleden okuru içine çekiyor; okur ise devamında tüm karanlığına, korkunçluğuna rağmen kitabın içinden bir daha çıkmak istemiyor. Bu kitabı ne kadar övsek az. Sadece fantastik edebiyat sevenlerin değil, tüm kitap severlerin beğeneceğine inancımız tam.

Yerdeniz Büyücüsü / Ursula K. LeGuin / Çev. Çiğdem Erkal / Metis Yayınları

Edebiyat dünyası büyücülerle dolu. Ama Jonathan Strange sevenler için en önemli önerimiz, Koltukname ailesi olarak çok sevdiğimiz Ursula K. LeGuin‘in Yerdeniz Büyücüsü serisi. Farklı temalar üstünden gitse de genel olarak büyümeyi ve kendini bulmayı anlatan bu altı roman sadece fantastik edebiyatın değil, genel olarak dünya edebiyatının en unutulmaz eserlerinden.

Yokyer / Neil Gaiman / Çev. Evrim Öncül / İthaki Yayınları

Neil Gaiman, fantastik edebiyatın yaşayan en büyük isimlerinden. Jonathan Strange sevenler aslında yazarın daha başka birçok kitabından da keyif alacaktır. Ama Yokyer özellikle konusu itibariyle diziye daha yakın — yolda yaralı bir genç kızın hayatını kurtaran genç, şehrin altında paralel bir dünyaya düşer. Jonathan Strange‘deki büyülü dünya gibi burası da karanlık, kaçılması gereken bir yerdir…

* Grace Adieu Hanımları ve Diğer Öyküler / Susanna Clarke / Çev. Berna Kılınçer / Alfa Yayınları

Jonathan Strange‘i beğendiyseniz siz de bizim gibi merakla Clarke’ın başka neler yazdığını araştırmaya başlayacaksınız. Ve karşınıza Grace Adieu Hanımları ve Diğer Öyküler çıkacak. Jonathan Strange‘in dünyasında geçen bu öykülerde romandaki yan karakterlere, yan hikâyelere, dipnotlara daha geniş yer veriliyor. Clarke’ın yeni bir kitap ne zaman yazacağı merak konusu.

Savaş ve Barış / Leo Tolstoy / Çev. Zeki Baştımar-Nâzım Hikmet Ran / Can Yayınları

Büyücülerden 19. yüzyıl Rus aristokrasisi arasındaki geçiş biraz sert sayılabilir. Ama Jonathan Strange‘in destanımsı yapısını, olayların ortasındaki aile anlatısını, çok sayıda karakterin farklı hikâyelerini aynı anda yürütüşünü sevenler, edebiyat tarihinin tam da bu özelliklere sahip en büyük romanından da zevk alacaktır. Farklı ailelerin Rusya’nın farklı dönemlerindeki yaşantılarını ve birbirleriyle ilişkilerini anlatan Savaş ve Barış, göz korkutucu büyüklüğüne rağmen müthiş hızlı okunabilen bir roman.

 

 

Isherwood: “Bir şekilde bir şeyler söylediğimi hissediyorum ama ne söyledim, bilemiyorum”

İngiliz yazar Christopher Isherwood, W.H. Auden’la birlikte Amerika’ya taşındıktan 13 yıl sonra, 1952’de, Don Bachardy’yle tanıştı. Isherwood 48 yaşındaydı. Bachardy ise 18’ine daha yeni girmişti. Aralarındaki büyük yaş farkına, öfke nöbetlerine, geçici ayrılıklara ve aldatmalara rağmen ikili Isherwood’un 1986’daki ölümüne kadar, tam 34 yıl birlikte kaldı.

İşte Isherwood’un Bachardy’ye yazdığı aralarındaki karmaşık ilişkiye ışık tutan bir mektup:

Keşke konuşabilsek! Mesela iki gece önce aslında bir şeyler içmeye gittiğim evde kalmıştım; sadece ve sadece sarhoşken araba kullanmamı istemedikleri için. Ama bunu sana söyleyemedim çünkü bunu sana söylemek, bundan rahatsız olduğun manasına gelecekti — ve bu, asla konuşmadığımız türde rahatsızlık. Ya sadece şakaya vuruyoruz ya da sinirleniyoruz. Ah, ipuçları bulmak adına birbirimizin yüzünü inceleyerek, sesimizi dinleyerek sürekli bir poker oyunu oynadığımızı görünce –tıpkı bu sabah açık bir şekilde gördüğüm gibi– öyle üzülüyor ve bunalıyorum ki. Sonra mesela sen, Dobbin tuhaf bir ruh hali içinde, diyorsun ve ortam gerilmeye başlıyor. Ben de bunu bildiğim için gerginlik azalsın diye rol yapmaya başlıyorum ve her şey daha kötü oluyor. Sen de hep aynısın. Ama her nasılsa her zaman benden daha samimi görünüyorsun. Böyle bir lüksün olduğu için mi bu? Senden korkuyor muyum? Evet, bir açıdan korkuyorum. Ama neredeyse daha çok korkuyor olmayı dileyeceğim. Bunu nasıl açıklayabilirim? Zor. Ama ne demek istediğimi açmak adına; geçen gün Dobbin’in eskiden gardiyanken şimdi mahkûm olduğunu söylediğinde öyle mutlu oldum ki. Keşke bu hep geçerli olsa. Mazoşizm mi? Öf, ne ad verdikleri kimin umurunda! Tek bildiğim böyle hissetmem yanlış değil… Tüm bunları yazdım ve belki şimdi buraya kadar okuduktan sonra, ne megolamanyak bir adam, diyeceksin. Onunla hiç alakası olmayan başka bir sürü sorunum var, diyeceksin. Evet, bunu biliyorum. Ama senin sorunlarını konuşmak istediğimi söylersem yine, sadece o sorunlara sahip olmaya çalıştığım yanıtını verebilirsin… Bu mektubu göndereceğim çünkü bilmeni istediğim bir şey varsa o da seni önemsediğim. Birbirimizi yanlış anladığımızda gerçekten ıstırap çekiyorum. Ama bir yandan da birini önemsemekten bahsetmenin saf egotizm olduğunun da farkındayım. Öf, siktir… Bir şekilde bir şeyler söylediğimi hissediyorum ama ne söyledim, bilemiyorum. Seni seviyorum. C.

(The Paris Review aracılığıyla.)

2017 Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’ndaki yayınevi indirimleri

Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nın yolu uzun. Metrobüsler kalabalık, yollar kalabalık, fuarın içi ise daha da kalabalık. Tüm bunlara rağmen kitap aşkına yollara düşenlere bir rehber niteliği taşıması ümidiyle, sizler için kitap fuarında yayınevlerinin yaptıkları indirimleri olabildiğince sıralamaya çalıştık.

Bu listeyi son hazırlayışımızdan bu yana çoğu yayınevinin indirim oranı aynı kalmış. Ama bazı yayınevlerininki azalmış olsa da birçoğunun ki de artmış.

Fuarda en rahat şekilde gezmekle ilgili tavsiyelerimiz içinse buraya göz atabilirsiniz.

Devamı »

James Baldwin’in İstanbul günleri

 

james baldwin1Romancı, öykücü, oyun yazarı, insan hakları savunucusu ve denemeci: James Baldwin, tüm sıfatlarıyla 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının unutulmaz isimlerinden.

Amerika’daki sivil haklar hareketinin ortasında çalkantılı bir hayat süren Baldwin, ülkesinden kaçıp kendisini kimsenin tanımadığı bir yerde çalışabilmek için 1961’de Engin Cezzar’ın kapısını çalmıştı. Geleceğini haber vermeden, bir düğün davetinin ortasında bir anda ortaya çıkan Baldwin, iki ay boyunca İstanbul’da, Gümüşsuyu’nda kaldı ve 60’lar boyunca şehre sık sık geldi. The New Y orker‘dan Claudia Roth Pierpont’un sözleriyle:

Bu uzak şehirde onunla söyleşi yapmak isteyen, ondan toplumsal kehanetlerde bulunmasını isteyen kimse yoktu. Çok az kişiyi tanıyordu. Dili konuşamıyordu. Çalışacak zaman bulabiliyordu. İstanbul’da iki ay kaldı ve Bir Başka Ülke‘nin son noktasını burada,  bir başka partide –Baldwin her zaman bir başka parti bulurdu– kadehler, kâğıtlar ve kanepelerle dolu bir mutfak tezgâhında sakin sakin yazarken koydu. Kitaba süslü bir şekilde, “İstanbul, 10 Aralık 1961” diye tarih atılmıştı.

Sedat Pakay’ın fotoğrafları, yazarın hayatındaki bu sükunet dönemine ayna tutuyor. Baldwin’i yemek yaparken, nargile içerken, Boğaz manzarasını seyrederken gösteren bu fotoğraflar sevenlerine yazarın özel hayatına kısa da olsa göz atma ayrıcalığı tanıyor.
Baldwin’in Türkçedeki kitapları Yapı Kredi Yayınları’nda. (Yes! Magazine aracılığıyla.)
james baldwin2
james baldwin3
james baldwin4
james baldwin6
james baldwin7
james baldwin8james baldwin9
james baldwin10
james baldwin11
james baldwin13
james baldwin15
james baldwin16
james baldwin17
james baldwin18
james baldwin20
james baldwin21
james baldwin22
james baldwin23

En sevdiğiniz Game of Thrones karakterine göre okuma önerileri

Game of Thrones‘un yeni sezonu heyecan verici bir başlangıç yaptı. Tartışmalar tam gaz devam ederken dizinin kitapların önüne geçmiş olması her şeyi mümkün kılıyor, kitapları okuyanlar artık spoiler veremiyor (gerçi bu diziyi birkaç saat erken izleyenlerin verdiği spoiler‘lardan kaçabildiğimiz anlamına gelmiyor ne yazık ki).

Bizim gibi serbest çağrışımlarla her konudan kitap listesine uzamaya meraklılar için sizlerle Men’s Journal’ın, en sevdiğiniz Game of Thrones karakterine göre hazırladığı okuma listesini paylaşıyoruz. En sevdiğiniz karakter kim olursa olsun, listedeki kitapların hepsi şahane. Sevillaportakalı’nın Game of Thrones meraklıları için hazırladığı okuma listesi için de buraya buyurabilirsiniz. (Siren’in Sesi aracılığıyla.)

 

Daenerys Targaryen: Yerdeniz romanları / Ursula K. Le Guin / Çev. Çiğdem Erkal İpek / Metis Yayınları

Essos kıtasında seyahat edip farklı kültürlerle tanışan Daenerys’in hikâyesini heyecanla takip ediyorsanız Le Guin’in Yerdeniz dizisinde oluşturduğu müthiş dünyayı mutlaka keşfetmelisiniz.Devamı »

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Görsel: Katie Ponder
Görsel: Katie Ponder

Bir kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın, vahşi ve kadın sözcüklerini sezgiler yoluyla anlar.

Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanır ve yaşama geri döner. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkâr edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Kadının adlarını unutmuş olabiliriz, bize seslendiğinde yanıt vermeyebiliriz, ama onu iliklerimizden tanır ve özleriz; onun bize, bizim de ona ait olduğumuzu biliriz.

Biz bu köklü, temel ve ilksel ilişkiye doğduk ve özümüz de buna dayanmaktadır. Vahşi Kadın arketipi, birincil önemi olan anaerkil varlığın kılıfı işlevini görür. Sezgi düzeyinde de olsa, onu yaşadığımız anlar vardır ve bu anların devam etmemesi bizi deli eder. Bazı kadınlar için vahşi olanın bu hayat verici “tadı” gebelik sırasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkagelir.

Kadınlar onu yitirip tekrar buldular mı, ne pahasına olursa olsun korumaya uğraşırlar. Tekrar ele geçirince onu korumak için çok çetin savaşlara girerler, çünkü onunla birlikte yaratıcı hayatları çiçek açar; ilişkileri anlam, derinlik ve sağlık kazanır; cinsellik, yaratıcılık, iş ve oyun döngüleri yeniden kurulur; artık başkalarının yıkıcılıklarına hedef olmazlar; doğanın büyüyüp serpilme yasaları nezdinde eşit haklara sahiptirler. Artık gün-sonu-yorgunluklarının sebebi çok küçük bir zihinsel alanda, iş ya da insan ilişkilerinde kısılıp kalmaları değil, doyurucu çalışma ve çabalardır. Sezgisel olarak çevrelerinde ölümün ve yaşamın ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini bilirler; nasıl çekip gidileceğini bilirler; nasıl kalınacağını da.

Devamı »

Haftadan Kalanlar // 29 Şubat-6 Mart 2016

leooscarHaftaya Leo’nun nihayet Oscar’a kavuşmasına sevinerek başladık. Baloncuk patlatmanın neden bu kadar tatmin edici olduğunu öğrendik. Plüton’un atmosferinde yoğun miktarda halüsinojenik madde keşfedildiği haberine ne tepki vereceğimizi bilemedik. Türkiye’de yılda 1 milyon kişi başına yayımlanan kitap sayısının Avrupa’daki en düşük iki rakamdan biri olmasına şaşırmadık.Devamı »

88. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu

88th Annual Academy Awards - Backstage And Audience

Evet, ırkçılık tartışmalarının damgasını vurduğu bir Oscar yarışının daha sonuna geldik. Tüm oyuncu kategorilerinde iki yıldır üst üste sadece beyazların aday olduğu Oscar’ların tartışmaya yol açmazı kaçınılmazdı. Sunucu Chris Rock, açılış monoloğunda bu duruma bolca “giydirdi” demek yerinde olacaktır herhalde.

İşte Leo’nun en nihayetinde Oscar’ı kaptığı (siz de şu arkadaşlar kadar sevindiniz mi?), Mad Max‘in herkesi solladığı 88. Akademi Ödülleri’nin kazananları:

Devamı »

Haftadan Kalanlar // 22-28 Şubat 2016

Geçtiğimiz hafta:

bowie and mercuryHaftaya edebiyat dünyasından kayıplarla dolu bir başlangıç yaptık. Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliyesine sevindik. İşimizi robotlara kaptırma ihtimalimizin düşük olduğunu görünce rahatladık. İngiliz bir kadının, uzun süreli sevgilisinin erkek kılığına girmiş en yakın arkadaşı olduğunu (fiziksel yakınlaşmalara rağmen) idrak edemediğini duyunca mavi ekran verdik.

Prince’in “Creep” cover’ını, Lorde’nin Bowie anmasını ve Bowie’nin Freddie Mercury anmasını dinledik.

Umberto Eco’nun kitaplarını (Hayır, kendi yazdıklarını değil, sahip olduklarını. “Hepsini okudun mu?” sorusunun anlamsız kalacağı bir koleksiyon. Biri Kâğıt Ev mi dedi?) ve !f İstanbul’da Yolun Sonu, Açlık, Quincy’de Mevsimler: John Berger’ın Dört Portresi ve Yeniden Başla‘yı izledik.

Can Dündar’ın cumhurbaşkanına açık mektubunu, Evelyn Waugh’nun en çok okunan “kadın” yazarlardan biri olduğunu ve Hanif Kureishi’nin kapalı sistemleri sevmediğini okuduk.

Frida Kahlo’nun gardırobu

89930065.JPGTek kaşıyla gönüllerde taht kuran Frida Kahlo 20. yüzyılın nevi şahsına münhasır sanatçılarından. Gençken geçirdiği bir otobüs kazasından sonra korselere mahkûm kalması ve acılar içinde yatağa mıhlanması, Diego Rivera’yla karşılıklı sadakatsizliklerle dolu ilişkisi ve elbette rengârenk giysileri… Çalkantılı hayatı özellikle de popüler kültürde sanatının önüne geçebiliyor belki ama hepsi de sanatını besleyen ve Kahlo’yu Kahlo yapan özellikler.Devamı »

Bowie’nin en sevdiği 100 kitap

Yeni yılın ilk üzücü sanat haberlerinden biri, David Bowie’nin ölümü oldu (kendisinden bir hafta sonra da Alan Rickman‘ı kaybettik). Yaşamı ve sanatıyla birçok insanı etkilemiş olan Bowie’nin ardından onu uzaktan yakından tanıyan herkes sanatçı hakkında anılarını kaleme alıyor, böyle durumlarda hep karşılaştığımız üzere internet Bowie’ye dair bilgiler, fotoğraflar ve listelerle dolup taşıyor.

Bunlardan biri de Bowie’nin en sevdiği 100 kitabın listesi. Telegraph’a göre;

Bowie kitaplar ve birinci baskılar konusunda açgözlülüğünün farkındaydı ve bu duruma espirili bir şekilde yaklaşırdı. Edebiyat sevgisinin anne babasından geçtiğini söylerdi. Hayatının dönüm noktalarından biri Allen Ginsberg ve Jack Kerouac okumasıydı; 15 yaşında Yolda‘yı okumanın aydınlatıcı bir an olduğunu, onu Bromley’den çıkmaya teşvik ettiğini söylemişti.

Bowie 1976’da Dünyaya Düşen Adam‘ın çekimi için Meksika’ya giderken yanında 400 tane kitap götürdü. 1997’de Mr Showbiz’e, “Onları New York’ta bırakmaya çok korkuyordum çünkü tekinsiz insanlarla takılıyordum ve kitaplarımı yürütmelerini istemiyordum,” dedi.

Böylece turneye çıktığında yanında seyyar bir kütüphane taşımaya başladı; “Dolaplarım vardı, seyyar bir kütüphaneydi, hoparlörlerin konulduğu kutulara benziyorlardı… o dönem sayesinde olağanüstü bir kitap koleksiyonum var,” dedi Bowie.

Devamı »