Balık istifi metro yolculuğu

Yoğun saatlerde toplu taşıma araçlarını kullanmanın çilesi başka hiçbir şeye benzemez. İstanbullular için en büyük kâbuslardan biri metrobüs. Ama kalabalık toplu taşıma araçlarının dünya rekoru Japonya, Tokyo’da bulunuyor. 82,5 kilometrelik Tokyo metro hattının günlük ortalama yolcu sayısı 3,64 milyon! Elbette milyonlarca insan ferah ferah oturarak yolculuk edemiyor. Michael Wolf, Tokyoluların toplu taşıma eziyetini fotoğraflamış. Bunları görmek iş çıkışı saatinde metrobüste, tramvayda, metroda, otobüste yaşananlarla ilgili insana kendini daha iyi mi hissettiriyor yoksa aynı acıyı tekrar mı yaşatıyor, takdiri size kalmış. (Huck Magazine aracılığıyla.)

 

Johnny Cash’in kemikleri sızlamasın

Cash

ABD’de Charlottesville Virginia’da ırkçıların yarattığı korkunç olaylara aklıbaşında herkesin tepkisi büyük oldu. Independent‘in haberine göre, toprağı bol olsun, Johnny Cash’in ailesinin tepkisi ise bir kat daha fazla, zira kalabalık içinde bir Nazi sempatizanının Cash’in adını taşıyan bir tişört giydiği görüntülenmişti.

Nazi propogandası yapmak isteyenlerin Cash’in isminden istifade etmeleri olasılığı, ailenin tüylerini diken diken etmiş olsa gerek, çocukları Facebook sayfalarında, ailenin tamamı tarafından imzalanan bir açık mektup yayınlayarak buna tepki gösterdi.

Yayınladıkları açık mektupta babalarının “yüreği sevginin ve toplumsal adaletin ritmiyle atan bir adam” olduğunu belirten Cash ailesi, ayrıca Johnny Cash’in aldığı insan hakları alanındaki ödülleri, Kızılderililerin hakları için verdiği mücadeleyi, Vietnam Savaşı karşıtı protestolarını da hatırlattılar.

Kendini Neo-Nazi ilan eden birisiyle ailelerinin ilişkilendirilmesinden midelerinin bulandığını söyleyen Cash’in çocukları özetle şunları sıraladı:

Charlottesville’de olay çıkaranlar, toplumumuz için zehir niteliğindedir ve II. Dünya Savaşı’nda Nazi ideolojisiyle savaşmış her bir Amerikalıya hakaret etmektedir. Babamızın, ne karakter ne de sembol olarak sizinle bir alakası vardır, Cash adını yok edici nefret ideolojinizden uzak tutun.

Johnny Cash, 2003 yılında, 71 yaşında hayatını kaybetmiş, 45 yıllık kariyerinde 70 albüm yapıp 11 Grammy ödülü kazanmıştı.

Britpop’u kim öldürdü?

Zengin Manchester tarlaları, 90’ların başında James, Stone Roses ve Happy Mondays gibilerinin hasatını yapmış, o hasatın tohumları da daha eğlenceli, biraz da vurdumduymaz Pulp, Blur, Oasis, Supergrass şahsiyetlerinde Britpop’a dönüşmüştü.

Ama Amerikan grunge’la paralel zamanlarda modern müzik dünyasında kuvvetli rüzgârlar estiren Britpop, milenyum yaklaşırken dünyanın ilgisini kaybetmeye başlamıştı. Coldplay, Radiohead, Travis yeni dalga İngiliz grupların başını çekmiş, Britpop akımının devamının gelmeyeceğini de kesinleştirmişti.

Britpop’un bu kadar kuvvetle benimsenmiş olmasına rağmen kolayca diğer türlere evrilmesi, hatta asimile olmasını açıklamak, biraz da müziğin dışındaki faktörlere göz atmayı gerektiriyor olabilir. NME, Britpop’un elden ayaktan düşmesine neyin neden olduğu konusunda on iki farklı teoriyi listelemiş.

Liste şöyle:

1. Tony Blair

1812’den beri seçilmiş en genç başbakan unvanını ele geçiren Blair’in Britpop sevgisi biliniyordu. Ancak ikinci Irak savaşında sivil halka yönelik işlenen cinayetlere siyasi katkısı, kamuoyunda bu akıma da sırt dönülmesine sebep oldu… Evet, bizce de saçma bir teori.

2. Radiohead

Britpop’un eğlence ve dans havalarına, karamsar ve karanlık OK Computer‘la 1997’de turp sıkan Radiohead, kısa sürede hoplayıp zıplayan indie barları tayfasını bir çırpıda gama, kedere boğmuştu. Britpop’u tepelemeye yeterli miydi, tartışmaya açık.

3. Knebworth festivali

Kasım 1996’da Britpop zirvesini yaptı. Oasis her gece 125.000 kişiye çaldı, 2.5 milyon kişi bilet talep etti. Her zirvenin bir çıkışı olduğu gibi, inişi de olacaktı elbet. Britpop bu zirveyi daha yukarı taşımayı başaramadı, yuvarlanıverdi.

4. Patsy Kensit

O zamanlar sevgilisi olan Liam Gallagher’la İngiltere bayrağı deseninde nevresimlerin üstünde yarı çıplak poz veren sosyetik güzel, Vanity Fair‘in Nisan 1997 sayısına kapak olmuştu. Kensit “Londra kıpırdanıyor! Tekrar!” sloganını da bu kapağa iliştirmişti. ’60’ların özgürlükçü, hedonist ve eğlenceli havasına yapılan bu gönderme, aristokratların lanetini Britpop’a yöneltmişti. Bir güzel kız nelere kadir Yarabbi!

5. Yeni akustik hareketi

Travis’in akustik gitarları konuşturduğu The Man Who albümü, iskemlelerine oturup uslu uslu parçalarını söyleyen müzisyenleri daha bir popüler hale getirmişti. Britpop gruplarının bu yeni trende ayak uydurmasıysa pek kolay olmadı, onlar ağustosböceği gibi eğlenmeye devam ettiler.

6. Delikanlı kültürü

İngilizce lad culture adı verilen altkültür –haddimiz olmadan böyle çevirdik– ’90’lar İngiltere’sinde entelektüellikten uzak, cinsiyetçi, vandal ve duyarsız genç orta sınıf erkekleri arasında epey yaygındı. Britpop gruplarının üyeleri de bundan muaf değildi. Toplum bunlardan illallah dediğinde, Britpop’un tabutuna bir çivi daha çakılmış oldu.

7. Ağır uyuşturucular

Eroin, kokain ve yeni nesil sert uyuşturucuların İngiltere gençliği arasında kolayca erişilebilir olması, genç müzisyenlerin parlak kariyerlerine pek de olumlu etki yaratmamıştı. Uyuşturucu dozunun artması üretkenliği ve işin eğlencesini alıp götürünce geriye enkaz kaldı. Enkazın altında da Britpop tabii.

8. Ego patlamaları

Birlikte iyi iş çıkartan ekip üyeleri, özgüvenleri tavan yapıp aralarında ego savaşlarına girince, bindikleri dalı kesmiş oldular. Gallagher’lar gibi babasının oğlunu tanımama noktasına varan işler, çöküşü hazırlamadı da ne yaptı?

9. Aşırı müzikal tutku

Britpop müzisyenleri arasında çok yetenekli ve yaratıcı olanlar bir süre sonra kuru eğlenceden, tekrar eden parçalardan sıkılıp yeni ufuklara yelken açmaya giriştiler. En üretkenleri değişmeye karar verince diğerlerinin güdük kalması da kaçınılmaz oldu.

10. Paraların suyunu çekmesi

Elinde gitarla otobüs bekleyen bir genci, birkaç hafta sonra büyük kontratlar imzalamış olarak dergi kapaklarında görmek olasıydı. Rüzgârı kaçırmak istemeyen yapım şirketleri paranın musluğunu hesapsızca açıp yatırımların geri dönmediğini fark ettikleri anda kapatmaları, Britpop’un can suyunu kesivermişti.

11. Prenses Diana

Halkın prensesinin 1997’de trajik bir trafik kazasında ölmesi, İngiliz toplumunun ruh halini fena halde etkilemiş ve nerdeyse tüm adayı depresyona sokmuştu. Kimsenin eğlenme ya da dans etme hevesi kalmamış, kendini kesecek şarkılarla ağıt yakma ve yas tutma istekleri belirmişti. Bu da eğlenceli Britpop’a iyi gelmemişti. Ölünün arkasından konuşulmaz ama doğrusu buna da pek aklımız yatmadı.

12. Eski defterlerin bir türlü kapanmaması

Aşılamayan çekişmeler, bir türlü görülemeyen hesaplar, Britpop üyelerinin bir türlü güçlerini toparlayamamasına yol açtı. Roger Waters ve David Gilmour gibi 60 yaşından sonra barışmaya karar vereceklerse, tren çoktan kalkmış olacak, Britpop’a rahmet okuyan bile kalmayacak, bizden söylemesi.

Haftanın Eğlencesi: Evli çiftler için Kama Sutra

Erkek bulaşıkları makineye yerleştirirken her şeyi yanlış yaptığı için kadının yanına gitmesine “bulaşık makinesi pozisyonu” denir.

 

Erkeğin kadının yanında özür dilemeye bile tenezzül etmeden gaz çıkarmasına “standardın düşmesi” denir.

 

Erkekle kadın Hint yemeği yedikleri için mideleri pirinçten şişip bırak sevişmeyi, sohbet bile edemeyecek hale geldiklerinde buna “balinaların kıyıya vurması” denir.

 

Erkek kadının boynuna ufak öpücükler kondurduğuna, kadın erkeğin göğsünü şefkatle okşadığında, o sırada çocuk korkutucu bir ses duyduğu gibi saçma sapan bir bahaneyle odaya koştuğunda buna “bölünen oturum” denir.

 

Kadın adamı yatakta kendiyle oynarken yakaladığında ve gördüklerine inanamadığını ifade eden bir ses tonuyla “Gerçekten mi?” dediğinde, adamsa kadına sırtını dönüp işine devam ettiğinde buna “azimli tavşan” denir.

 

(The New Yorker aracılığıyla.)

Televizyondan kitaba — Jonathan Strange & Mr Norrell

TV dizileri edebiyat göndermeleriyle, içinde geçtikleri dönemle, karakterlerin oynadıkları oyunlar, hatta yedikleri yemeklerle meraklı izleyiciyi okumaya sevk edebiliyorlar. Biz de meraklarımıza yenildik ve dizilerden yola çıkan okuma listeleri hazırlamaya karar verdik. “Bu diziyi seviyorsanız şu kitapları da okumalısınız” mantığından yola çıkan bu listeler dizilerle şahsi ilgilerimizin çekiştirdikleri yerlere gidiyorlar ve her zamanki gibi katkılarınıza açıklar.

 

Susanna Clarke‘ın müthiş romanı Jonathan Strange ve Bay Norrell‘ın bir mini diziye uyarlanacağını daha önce müjdelemiştik. Nihayet beklenen zaman geldi ve bu güzel eseri bir de dizi formatında izleme keyfine eriştik. Kitaptan hiç sapmayan, başarılı bir uyarlamaydı dizi. En başarılı yanı da oyunculardı: Hem gerçekten başarılı bir oyunculuk çıkarmış hem de kitapta çizimlere kadar ayrıntılı bir şekilde betimlenen karakterlere müthiş uyum sağlamışlardı.

Diziden (ve kitaptan) biraz bahsetmek gerekirse, Jonathan Strange & Mr. Norrell, İngiltere’de uzun yıllar sonra ortaya çıkan yegâne tatbiki büyücüler, Bay Norrell ile öğrencisi Jonathan Strange’in hikâyesini anlatıyor. Büyü yapmayı kitap okuyarak kendi kendine öğrenen Bay Norrell büyüyü kimseyle paylaşmak isteyen huysuz, korkak ve tutucu bir büyücü. Strange ise içgüdüsel olarak doğaçlama büyüler yapmada başarılı, merak dolu, parlak bir genç. İkilinin usta-çırak ilişkisi zaman içerisinde Norrell’ın Strange’den kimi bilgileri esirgemesi ve çeşitli anlaşmazlıklar yüzünden bozuluyor ve yolları ayrılıyor.

Jonathan Strange & Mr. Norrell, ana hatlarıyla bu ikiliyi ele alsa da, Strange’in eşi, Norrell’ın uşağı, İngiliz bakanları, peri kralları vb. karakterlerin başından geçen olaylarla zenginleşiyor. Clarke, dallandırıp budaklandırdığı hikâyeyi sonunda her unsuru bir araya getirerek toplamayı, üstelik bunu heyecan verici ve tatmin edici bir biçimde yapmayı başararak gerçekten zor bir işin altından kalkıyor. Dizi de zaten romandan sapmadığı için aynı bütünlüğü koruyor — dediğimiz gibi oyunculuklarının yanı sıra mekânlar, kostümler vs. itibariyle de tam beklenildiği gibi bir dünya yaratıyor.

Diziyi izleyip de “Ben bunun gibi dünyalarda kalmak istiyorum,” diyenlere, işte kitap önerilerimiz:

* Jonathan Strange ve Bay Norrell / Susanna Clarke / Çev. Berna Kılınçer / Alfa Yayınları

Elbette ilk önerimiz kitabın kendisi olacak. Dizi her ne kadar esas aldığı metne olabildiğince sadık kalmış, Clarke’ın dünyasını ekrana yansıtmayı başarmış olsa da, hiçbir şey kitabın yerini tutmuyor. Clarke’ın muhteşem romanı daha ilk cümleden okuru içine çekiyor; okur ise devamında tüm karanlığına, korkunçluğuna rağmen kitabın içinden bir daha çıkmak istemiyor. Bu kitabı ne kadar övsek az. Sadece fantastik edebiyat sevenlerin değil, tüm kitap severlerin beğeneceğine inancımız tam.

Yerdeniz Büyücüsü / Ursula K. LeGuin / Çev. Çiğdem Erkal / Metis Yayınları

Edebiyat dünyası büyücülerle dolu. Ama Jonathan Strange sevenler için en önemli önerimiz, Koltukname ailesi olarak çok sevdiğimiz Ursula K. LeGuin‘in Yerdeniz Büyücüsü serisi. Farklı temalar üstünden gitse de genel olarak büyümeyi ve kendini bulmayı anlatan bu altı roman sadece fantastik edebiyatın değil, genel olarak dünya edebiyatının en unutulmaz eserlerinden.

Yokyer / Neil Gaiman / Çev. Evrim Öncül / İthaki Yayınları

Neil Gaiman, fantastik edebiyatın yaşayan en büyük isimlerinden. Jonathan Strange sevenler aslında yazarın daha başka birçok kitabından da keyif alacaktır. Ama Yokyer özellikle konusu itibariyle diziye daha yakın — yolda yaralı bir genç kızın hayatını kurtaran genç, şehrin altında paralel bir dünyaya düşer. Jonathan Strange‘deki büyülü dünya gibi burası da karanlık, kaçılması gereken bir yerdir…

* Grace Adieu Hanımları ve Diğer Öyküler / Susanna Clarke / Çev. Berna Kılınçer / Alfa Yayınları

Jonathan Strange‘i beğendiyseniz siz de bizim gibi merakla Clarke’ın başka neler yazdığını araştırmaya başlayacaksınız. Ve karşınıza Grace Adieu Hanımları ve Diğer Öyküler çıkacak. Jonathan Strange‘in dünyasında geçen bu öykülerde romandaki yan karakterlere, yan hikâyelere, dipnotlara daha geniş yer veriliyor. Clarke’ın yeni bir kitap ne zaman yazacağı merak konusu.

Savaş ve Barış / Leo Tolstoy / Çev. Zeki Baştımar-Nâzım Hikmet Ran / Can Yayınları

Büyücülerden 19. yüzyıl Rus aristokrasisi arasındaki geçiş biraz sert sayılabilir. Ama Jonathan Strange‘in destanımsı yapısını, olayların ortasındaki aile anlatısını, çok sayıda karakterin farklı hikâyelerini aynı anda yürütüşünü sevenler, edebiyat tarihinin tam da bu özelliklere sahip en büyük romanından da zevk alacaktır. Farklı ailelerin Rusya’nın farklı dönemlerindeki yaşantılarını ve birbirleriyle ilişkilerini anlatan Savaş ve Barış, göz korkutucu büyüklüğüne rağmen müthiş hızlı okunabilen bir roman.

 

 

Müzik üzerine enstantaneler

En mühim gitarlar

Federico Mauro, Ferzan Özpetek’le de çalışmış, bol ödüllü bir İtalyan fotoğraf sanatçısı. “Ünlü gitarlar” adlı çalışmasında, dünyanın ünlü gitar üstadlarının gitarlarını fotoğraflamış. B.B. King’den Hendrix’e, Mark Knopfler’den Paco de Lucia’ya çok sayıda gitarist’in özel gitarlarının portrelerini izlemek isterseniz, koleksiyona buradan ulaşabilirsiniz.

 

Rock ikonlarına ikonlar

Tata ve arkadaşlarına ait tasarım atelyesi, meşhur rock gruplarının isimlerini minimalist ikonlara dönüştüren bir koleksiyon hazırlamış. “Rock gruplarının isimlerini hiyeroglif benzeri imajlarla ifade etmek istesek nasıl olurdu?” gibi bir sorudan yola çıkan tasarımcıların çalışmasına buradan göz atabilirsiniz.

 

Kimin eli kimin cebinde

Rock dünyasında kim kiminle hangi zamanda ve hangi grupta çalışmış olduğu konusu, çetrefilli bir hadisedir. En ummadık kişiler, fi tarihinde tahmin etmedik insanlarla bir grup kurmuş, sonra yollarını ayırmıştır. Jeff Beck ve Robert Plant’in ya da John Lennon ve Mitch Mitchell’in ne zaman birlikte çalıştıkları, karanlıkta kalmış sırlardandır. Rock tarihinden tam 727 ünlü ismi alıp bunların ilişkisini bir harita haline getirirseniz, sonuç, bu girift ilişkileri temsil eden bir örümcek ağı şeklinde ortaya çıkar. Bu hassas ağı buraya tıklayarak yakından inceleyebilirsiniz.

 

En güzel değil, en geniş ses

Vokalistler, mensubu oldukları grupların adeta vitrinleridir. Bu yüzden de grup kadar popülerlikleri vardır. Aynı sebeple de subjektif bir “en iyi hangisi” tartışması, dinleyiciler arasında sürer gider. Konuya daha matematiksel ya da bilimsel yaklaşmak isteyen Concert Hotels sitesi, gayet açık bir görsel hazırlamışlar. Buradan ulaşabileceğiniz görsele göre Axl Rose, sesini en geniş aralıkta kullanan solistler listesinin tepesinde. Rose, “There Was a Time” parçasında en kalın ve “Ain’t It Fun”da en ince sesini kullanmakta.

En ince notalara kim çıkıyor sorusunun cevabı olarak ise Mariah Carey öne çıkıyor. “Emotions” parçasında Mariah neredeyse bardak çatlatıyor. Onu hemen ardından olmasa da, yakın denebilecek bir mesafede Christina Aguilera, Prince, Axl Rose ve Tina Turner takip ediyor.

Konu kalın notalarsa, Axl Rose yine listenin tepesinde. Barry White, David Bowie, Tom Waits ve Paul McCartney de davudi sesleriyle onu takip etmekte.

 

Hip Hop demir tahta oturdu

Westeros’ta hip hop ritmleri yankılanıyor dersek şaşırır mısınız ? Şaşırmayın; çünkü Amerikan HBO kanalının pek başarılı dizisi Game of Thrones için resmî bir hip hop albümü hazırlandı. Common, Big Boi, Daddy Yankee ve Bodega Bamz gibi hip hop müzisyenlerinin katkısıyla ortaya çıkan albüm, hip hop’un bilinen enerjisini, dizinin fantastik ve büyüleyici atmosferiyle birleştiriyor.

“Söylemedi deme, benle uğraşırsan, Khaleesi’nin öfkesini tadarsın” ya da “Oturup düşünüyorum, köşeme çekilince, bu hayat nasıl da benziyor taht oyunlarına” gibi sözler içeren şarkılara kulak vermek isterseniz, albümün tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Mahna Mahna

Çocukluğu 80’lerde geçenlerin hemen hepsi birer Muppet Show hayranıdır. Zira televizyonun renksiz, yayınların sansürlü olduğu bu yıllarda Muppet Show eşsiz ve özgün bir eğlence kaynağı olarak belleklere yerleşmişti. Beaker, Crazy Harry, Fozzie, Animal, Scooter, Muppet Show‘un unutulmaz karakterliydi. Her bölümüne bir ünlü konuk olur ve kendini kuklaların önünde rezil etmekten de hiç çekinmezdi.

Her biri ayrı bir çılgın bu kuklaları günümüz müzisyenleriyle şeklen benzetmek, Short List sitesinin aklına gelmiş. Doğrusu benzerlikler yadsınacak gibi değil.

Bu sevimli listeye buradan göz atabilirsiniz.

Isherwood: “Bir şekilde bir şeyler söylediğimi hissediyorum ama ne söyledim, bilemiyorum”

İngiliz yazar Christopher Isherwood, W.H. Auden’la birlikte Amerika’ya taşındıktan 13 yıl sonra, 1952’de, Don Bachardy’yle tanıştı. Isherwood 48 yaşındaydı. Bachardy ise 18’ine daha yeni girmişti. Aralarındaki büyük yaş farkına, öfke nöbetlerine, geçici ayrılıklara ve aldatmalara rağmen ikili Isherwood’un 1986’daki ölümüne kadar, tam 34 yıl birlikte kaldı.

İşte Isherwood’un Bachardy’ye yazdığı aralarındaki karmaşık ilişkiye ışık tutan bir mektup:

Keşke konuşabilsek! Mesela iki gece önce aslında bir şeyler içmeye gittiğim evde kalmıştım; sadece ve sadece sarhoşken araba kullanmamı istemedikleri için. Ama bunu sana söyleyemedim çünkü bunu sana söylemek, bundan rahatsız olduğun manasına gelecekti — ve bu, asla konuşmadığımız türde rahatsızlık. Ya sadece şakaya vuruyoruz ya da sinirleniyoruz. Ah, ipuçları bulmak adına birbirimizin yüzünü inceleyerek, sesimizi dinleyerek sürekli bir poker oyunu oynadığımızı görünce –tıpkı bu sabah açık bir şekilde gördüğüm gibi– öyle üzülüyor ve bunalıyorum ki. Sonra mesela sen, Dobbin tuhaf bir ruh hali içinde, diyorsun ve ortam gerilmeye başlıyor. Ben de bunu bildiğim için gerginlik azalsın diye rol yapmaya başlıyorum ve her şey daha kötü oluyor. Sen de hep aynısın. Ama her nasılsa her zaman benden daha samimi görünüyorsun. Böyle bir lüksün olduğu için mi bu? Senden korkuyor muyum? Evet, bir açıdan korkuyorum. Ama neredeyse daha çok korkuyor olmayı dileyeceğim. Bunu nasıl açıklayabilirim? Zor. Ama ne demek istediğimi açmak adına; geçen gün Dobbin’in eskiden gardiyanken şimdi mahkûm olduğunu söylediğinde öyle mutlu oldum ki. Keşke bu hep geçerli olsa. Mazoşizm mi? Öf, ne ad verdikleri kimin umurunda! Tek bildiğim böyle hissetmem yanlış değil… Tüm bunları yazdım ve belki şimdi buraya kadar okuduktan sonra, ne megolamanyak bir adam, diyeceksin. Onunla hiç alakası olmayan başka bir sürü sorunum var, diyeceksin. Evet, bunu biliyorum. Ama senin sorunlarını konuşmak istediğimi söylersem yine, sadece o sorunlara sahip olmaya çalıştığım yanıtını verebilirsin… Bu mektubu göndereceğim çünkü bilmeni istediğim bir şey varsa o da seni önemsediğim. Birbirimizi yanlış anladığımızda gerçekten ıstırap çekiyorum. Ama bir yandan da birini önemsemekten bahsetmenin saf egotizm olduğunun da farkındayım. Öf, siktir… Bir şekilde bir şeyler söylediğimi hissediyorum ama ne söyledim, bilemiyorum. Seni seviyorum. C.

(The Paris Review aracılığıyla.)

2017 Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’ndaki yayınevi indirimleri

Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nın yolu uzun. Metrobüsler kalabalık, yollar kalabalık, fuarın içi ise daha da kalabalık. Tüm bunlara rağmen kitap aşkına yollara düşenlere bir rehber niteliği taşıması ümidiyle, sizler için kitap fuarında yayınevlerinin yaptıkları indirimleri olabildiğince sıralamaya çalıştık.

Bu listeyi son hazırlayışımızdan bu yana çoğu yayınevinin indirim oranı aynı kalmış. Ama bazı yayınevlerininki azalmış olsa da birçoğunun ki de artmış.

Fuarda en rahat şekilde gezmekle ilgili tavsiyelerimiz içinse buraya göz atabilirsiniz.

Devamı »

James Baldwin’in İstanbul günleri

 

james baldwin1Romancı, öykücü, oyun yazarı, insan hakları savunucusu ve denemeci: James Baldwin, tüm sıfatlarıyla 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının unutulmaz isimlerinden.

Amerika’daki sivil haklar hareketinin ortasında çalkantılı bir hayat süren Baldwin, ülkesinden kaçıp kendisini kimsenin tanımadığı bir yerde çalışabilmek için 1961’de Engin Cezzar’ın kapısını çalmıştı. Geleceğini haber vermeden, bir düğün davetinin ortasında bir anda ortaya çıkan Baldwin, iki ay boyunca İstanbul’da, Gümüşsuyu’nda kaldı ve 60’lar boyunca şehre sık sık geldi. The New Y orker‘dan Claudia Roth Pierpont’un sözleriyle:

Bu uzak şehirde onunla söyleşi yapmak isteyen, ondan toplumsal kehanetlerde bulunmasını isteyen kimse yoktu. Çok az kişiyi tanıyordu. Dili konuşamıyordu. Çalışacak zaman bulabiliyordu. İstanbul’da iki ay kaldı ve Bir Başka Ülke‘nin son noktasını burada,  bir başka partide –Baldwin her zaman bir başka parti bulurdu– kadehler, kâğıtlar ve kanepelerle dolu bir mutfak tezgâhında sakin sakin yazarken koydu. Kitaba süslü bir şekilde, “İstanbul, 10 Aralık 1961” diye tarih atılmıştı.

Sedat Pakay’ın fotoğrafları, yazarın hayatındaki bu sükunet dönemine ayna tutuyor. Baldwin’i yemek yaparken, nargile içerken, Boğaz manzarasını seyrederken gösteren bu fotoğraflar sevenlerine yazarın özel hayatına kısa da olsa göz atma ayrıcalığı tanıyor.
Baldwin’in Türkçedeki kitapları Yapı Kredi Yayınları’nda. (Yes! Magazine aracılığıyla.)
james baldwin2
james baldwin3
james baldwin4
james baldwin6
james baldwin7
james baldwin8james baldwin9
james baldwin10
james baldwin11
james baldwin13
james baldwin15
james baldwin16
james baldwin17
james baldwin18
james baldwin20
james baldwin21
james baldwin22
james baldwin23

En sevdiğiniz Game of Thrones karakterine göre okuma önerileri

Game of Thrones‘un yeni sezonu heyecan verici bir başlangıç yaptı. Tartışmalar tam gaz devam ederken dizinin kitapların önüne geçmiş olması her şeyi mümkün kılıyor, kitapları okuyanlar artık spoiler veremiyor (gerçi bu diziyi birkaç saat erken izleyenlerin verdiği spoiler‘lardan kaçabildiğimiz anlamına gelmiyor ne yazık ki).

Bizim gibi serbest çağrışımlarla her konudan kitap listesine uzamaya meraklılar için sizlerle Men’s Journal’ın, en sevdiğiniz Game of Thrones karakterine göre hazırladığı okuma listesini paylaşıyoruz. En sevdiğiniz karakter kim olursa olsun, listedeki kitapların hepsi şahane. Sevillaportakalı’nın Game of Thrones meraklıları için hazırladığı okuma listesi için de buraya buyurabilirsiniz. (Siren’in Sesi aracılığıyla.)

 

Daenerys Targaryen: Yerdeniz romanları / Ursula K. Le Guin / Çev. Çiğdem Erkal İpek / Metis Yayınları

Essos kıtasında seyahat edip farklı kültürlerle tanışan Daenerys’in hikâyesini heyecanla takip ediyorsanız Le Guin’in Yerdeniz dizisinde oluşturduğu müthiş dünyayı mutlaka keşfetmelisiniz.Devamı »

Rusya’dan sevgilerle

Devletlerin birbirleriyle çıkarlarına göre kol kola olması ya da itiş kakışa girmesi, nadir bir durum sayılmaz. Malumunuz bu aralar pek çok başka ülkeyle olduğu gibi, Rusya’yla da ilişki durumumuz karışık. Varsın siyasetçiler birbirlerine diş bilesin, konu sanat olunca akan sular duruyor. Nitekim bahsetmek istediğimiz sanatçı da 1931 Gürcistan doğumlu Ermeni müzisyen Mikael Tariverdiev.

Bu ismi duymamış olabilirsiniz, zaten Rusya dışında kendisini tanıyan da çok az. Bizim haberdar olmamız ise, The Real Tuesday Weld adlı İngiliz müzik grubunun solisti Stephen Coates sayesinde. Coates, Sovyetler Birliği ve Soğuk Savaş konularına kafayı fena takmış bir sanatçı ve bu konularda yerinde araştırmalar yapmak için de sıklıkla Rusya’ya gitmekte. Birkaç yıl önce Moskova’da bir kafede oturup usul usul yağan karı seyretmekte olan Coates, arka planda çalan harika müziği fark eder. Servis yapan garsona kim olduğunu sorduğunda, “Ah, eski günlerin şarkıları” yanıtını alır. Çalan albüm, 1964 tarihli Do svidaniya, malchiki (Elveda Çocuklar) adlı filmin müzikleridir.Devamı »

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Görsel: Katie Ponder
Görsel: Katie Ponder

Bir kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın, vahşi ve kadın sözcüklerini sezgiler yoluyla anlar.

Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanır ve yaşama geri döner. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkâr edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Kadının adlarını unutmuş olabiliriz, bize seslendiğinde yanıt vermeyebiliriz, ama onu iliklerimizden tanır ve özleriz; onun bize, bizim de ona ait olduğumuzu biliriz.

Biz bu köklü, temel ve ilksel ilişkiye doğduk ve özümüz de buna dayanmaktadır. Vahşi Kadın arketipi, birincil önemi olan anaerkil varlığın kılıfı işlevini görür. Sezgi düzeyinde de olsa, onu yaşadığımız anlar vardır ve bu anların devam etmemesi bizi deli eder. Bazı kadınlar için vahşi olanın bu hayat verici “tadı” gebelik sırasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkagelir.

Kadınlar onu yitirip tekrar buldular mı, ne pahasına olursa olsun korumaya uğraşırlar. Tekrar ele geçirince onu korumak için çok çetin savaşlara girerler, çünkü onunla birlikte yaratıcı hayatları çiçek açar; ilişkileri anlam, derinlik ve sağlık kazanır; cinsellik, yaratıcılık, iş ve oyun döngüleri yeniden kurulur; artık başkalarının yıkıcılıklarına hedef olmazlar; doğanın büyüyüp serpilme yasaları nezdinde eşit haklara sahiptirler. Artık gün-sonu-yorgunluklarının sebebi çok küçük bir zihinsel alanda, iş ya da insan ilişkilerinde kısılıp kalmaları değil, doyurucu çalışma ve çabalardır. Sezgisel olarak çevrelerinde ölümün ve yaşamın ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini bilirler; nasıl çekip gidileceğini bilirler; nasıl kalınacağını da.

Devamı »

Haftadan Kalanlar // 29 Şubat-6 Mart 2016

leooscarHaftaya Leo’nun nihayet Oscar’a kavuşmasına sevinerek başladık. Baloncuk patlatmanın neden bu kadar tatmin edici olduğunu öğrendik. Plüton’un atmosferinde yoğun miktarda halüsinojenik madde keşfedildiği haberine ne tepki vereceğimizi bilemedik. Türkiye’de yılda 1 milyon kişi başına yayımlanan kitap sayısının Avrupa’daki en düşük iki rakamdan biri olmasına şaşırmadık.Devamı »

Streaming’le kim para kazanıyor ?

“Streaming” hizmetleriyle sunulan müzik seçkilerinin genişliği artık herkesin müzik dinleme alışkanlıklarını değiştirdi. Bu hizmete elinizdeki telefon kılığındaki el bilgisayarlarıyla erişmenin kolaylığı da cabası. Hiç para ödemeden aldığınız hizmet bile gayet tatmin ediciyken, pek de büyük sayılmayacak bir ücret ödeyerek, neredeyse hayallerin ötesinde bir müzik arşivine gönlünüzce erişim elde ediyorsunuz.

Peki müzisyenlerin bu işten kazancı nedir diye soracak olursanız, işte o kısım biraz ilginç. Örneğin Spotify’a göz atacak olursak, ücretli hizmeti üzerinden çalınan bir şarkının hak sahiplerine ödediği ücret 0,68 sent, yani bugünkü kurdan düşünecek olursak, aşağı yukarı 2 kuruş. Ücretsiz hizmeti üzerinden ödenen ücret ise çok daha az, 0,14 sent, yani 0,40 kuruş. Ücretli kullanıcılar, toplam kullanıcıların %20’sini oluşturuyor. Ortalama ödenen parça başı ücret 0,275 sent. Bu da kabaca 0,60 kuruş yapmakta.Devamı »

88. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu

88th Annual Academy Awards - Backstage And Audience

Evet, ırkçılık tartışmalarının damgasını vurduğu bir Oscar yarışının daha sonuna geldik. Tüm oyuncu kategorilerinde iki yıldır üst üste sadece beyazların aday olduğu Oscar’ların tartışmaya yol açmazı kaçınılmazdı. Sunucu Chris Rock, açılış monoloğunda bu duruma bolca “giydirdi” demek yerinde olacaktır herhalde.

İşte Leo’nun en nihayetinde Oscar’ı kaptığı (siz de şu arkadaşlar kadar sevindiniz mi?), Mad Max‘in herkesi solladığı 88. Akademi Ödülleri’nin kazananları:

Devamı »