Edebiyat camiası kedileri, sigaraları ve çeşitli alkol dolu kadehleriyle tanınır, diyebiliriz. Nitekim çoğu yazar fotoğraflarında bir elde sigara, bir elde kadeh, sağda solda muhtemelen birden fazla kedi görmüşlüğümüz vardır. Flavorwire’ın derlediği bu fotoğraf albümüyse ünlü yazarları tabiri caizse “dağıtırken” gösteriyor. Kimileri diğerlerinden daha sulu, kimileri daha ciddi, ama hepsi birbirinden eğlenceli!Devamı »
Nobel Ödülleri’nin arşivi, ancak ödül tarihinden 50 yıl sonra açılıyor. Nobel Edebiyat Ödülü yaklaştıkça kimin kazanacağına dair iddiaların artmasının en büyük sebebi de bu belki: Adayların kim olduğunu bile bilmememiz.
50 yıl gerçekten de uzun bir süre. Adaylar, aday olduklarını hiçbir zaman öğrenemeyebiliyorlar. Nitekim geçtiğimiz yıl 1961 yılının edebiyat ödülleriyle ilgili arşiv açıklandığında, J. R. R. Tolkien, C. S. Lewis tarafından aday gösterildiği Nobel’i “ikincil derecedeki yazı kalitesi” nedeniyle alamadığını 120. doğum gününde öğrenmiş bulunmuştu.
Yılın birkaç hafta öncesine kadar, Noel kutlanan ülkelerde yoğun bir zencefil ve diğer çeşitli yoğun aromalı baharatların kullanıldığı, bol içki ve tatlının tüketildiği bir dönemdeydik. Sıcak şarap, baharat ve alkolü bünyesinde birleştirmiş şahane bir icattır mesela. Zevkle takip ettiğimiz Yummybooks da mevsime de uyarak bol zencefilli, pekmezli, kakuleli, ama aynı zamanda biralı bir kek yapmış. Karanlık ve yapışkan bu keki isterseniz Grimm Masalları‘nı okurken, isterseniz masalları eleştirdiğiniz dost sohbetlerinde yiyebilirsiniz.
Tarife geçmeden önce, Grimm Kardeşlerin kimi –hatta çoğu– masallarında yer alan şiddet ve dehşet öğelerine değinmesek olmaz. Bu konuyu her açıdan tartışan derli toplu The New Yorker makalesinden özetlemek gerekirse, Grimm Kardeşler masallarındaki temelinde zalimlik aslında onları bu masalları derledikleri sözel olarak nesilden nesile aktarılan halk hikâyelerinden kaynaklanıyor. Grimm Kardeşler satışlarla tavırlarını değiştirmiş ve kitaplarının sonraki baskılarında birçok öğeyi değiştirmiş, kötü anneyi üvey anne yapmış, çocuklarını terk eden babalara pişmanlık duyguları atfetmişler.Devamı »
Ne kadar iyi çizilmiş olursa olsunlar, çizimlerin masallara pek bir faydası olmaz. Görsel bir temsil sunan (drama da dahil olmak üzere) tüm sanatlar ile gerçek edebiyat arasındaki fark şudur: Edebiyat zihinden zihine işler ve bu yüzden kendini yeniden üretebilir. Aynı zamanda hem evrensel hem de neredeyse acıklı bir şekilde tekildir. — Tolkien
Şu sıralar Tolkien ve özellikle Hobbit filmiyle ilgili çok sayıda haber ve yazı dolaşmakta internette. J. R. R. Tolkien sevenler olarak rahatsız olduğumuz söylenemez. Fakat io9’un Tolkien ve Hobbit çizimleri dosyası, filmi seyrettiğimizden beri aklımızda olan bir konuyu irdelememize neden oldu: Ortadünya neye benzemeli? Başkasının hayalini seyretmekle başkasının hayalini okumak arasındaki fark yaman bir fark değil mi? Özellikle cüce prensin Disney prenslerini andırması, genel olarak çok da eleştirel olmadığımız bir filmde bir kılçık etkisi yaratmıştı.Devamı »
Florida, Key West’teki Hemingway Evi ve Müzesi, ünlü yazarın evini, eşyalarını, genel olarak her şeyini, ziyaretçiler için olduğu gibi koruyor. Her şey derken, gerçekten her şeyi kast ediyoruz. Nitekim Hemingway Evi’nde, yaklaşık elli tane kedi ortalıkla volta atıyor.
Kedilerin hepsi de, Ernest Hemingway‘e bir geminin kaptanı tarafından hediye olarak verilen Snowball adlı kedinin torunları. Çoğu polidaktil, yani altı parmaklı. Müzenin sitesinde özel bir sayfaları bile var.
Yaklaşık on yıl önce müzeyi gezen bir ziyaretçi, kedilere iyi davranılmadığı şüphesine kapılıp federal hükümete şikâyette bulunmuş. Şikâyet üzerine bir dava açılmış. Evet, Hemingway’in kedileri federal düzeyde incelenmeye layık görülüyorlar. Devamı »
Truman Capote‘nin en sevdiği içkinin Tornavida adlı kokteyl olduğunu, çalışırken de kahve, çay, sherry ve martini içtiğini öğrenmiştik. İçtiği kokteylin bile insanlar tarafından merak edilmesine yol açan ününü kazandıran Başka Sesler, Başka Odalar kitabının reklamına da klasiklerin klasik reklamları yazımızda yer vermiştik. Capote’yi Capote yapan ve Amerika dışında da tanınmasında büyük katkısı olan Soğukkanlılıkla kitabıyla ilgili çıkan son haber ise maalesef yeme içme alışkanlıkları kadar neşeli değil. Fakat bir yandan “gerçek suç” hikâyeleri yazan yazarın belli ki yaşasa çok ilgileneceği türden bir haber.Devamı »
Haftanın başında, Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın, romanının tefrikası devam ederken gazeteye yazdığı, “Hâlâ mı Yobazlar?” adlı sert eleştirisine yer vermiş, Hüseyin Rahmi eserlerinin bugüne dek hep sadeleştirilmiş baskılarla yayımlanmasından şikâyet etmiştik. Hüseyin Rahmi, ellinin üzerinde eseriyle Türk edebiyatının en önemli ve üretken isimlerinden biri. Ne yazık ki ölümünden sonra, eski yazıyla basılmış eserleri sadeleştirilerek çevrilmiş, yeni yazıyla tefrika edilmiş romanlarıyla öyküleri sadeleştirilerek kitaplaştırılmıştır. Hüseyin Rahmi’nin dilinin zorluğu yadsınamaz. Yine de bu kadar önemli bir yazarın kitaplarının aslına hiç ulaşamamak acı bir durumdu.
Hüseyin Rahmi kitaplığını, gerektiği yerde yeni yazıya çeviren, “Hâlâ mı Yobazlar?” gibi ek metinlerle zenginleştiren ve genel olarak yayına hazırlayanlar, Emre Taylan ve Mustafa Çevikdoğan. Taylan, külliyatın dördüncü eseri olan Şıpsevdi‘nin girişine şu notu düşmüş:Devamı »
Cumhuriyet gazetesinde, kitabın tefrikası devam ederken yayımlanan haber.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri. Ellinin üzerinde eseriyle de aynı zamanda en üretken yazarlarımızdandır. Ne yazık ki ölümünden sonra eserleri sadeleştirilerek yayımlandığı için uzun bir süre yazarın kaleminden çıkan özgün metinlere ulaşamamıştık. Bu noktada gerçekten bir kahraman olarak atılan Everest Yayınları, son birkaç yıldır Hüseyin Rahmi külliyatını, orijinal metinleriyle yayımlamakta (üstelik Şıpsevdi, Mürebbiye gibi daha popüler eserlerin sadeleştirilmiş baskılarını da dileyene alternatif olarak sunmakta).
Everest baskılarında kimi zaman yazarın mektupları, makaleleri vb. de yer veriliyor. İşte aşağıdaki, Hüseyin Rahmi’nin, İnsan Önce Maymun muydu?‘ya gelen bir okur tepkisine verdiği yanıt. İnternette yabancı yazarların, sanatçıların mektupları bolca bulunuyor (örnek); biz de bunları zaman zaman Türkçeleştiriyoruz. “Hâlâ mı Yobazlar?”la başlayarak, Türkçe yazarlarının da kayda değer notlarını sizlerle paylaşmayı planlıyoruz.
Türk edebiyatında ve Türkçe yayıncılıkta sadeleştirmeler, sadeleştirilmeyen metinlerin yayına hazırlanış biçimi, tartışmalı meselelerdir. Biz de bu haftaki Pazar Yorumu köşemizde Hüseyin Rahmi örneğinden yola çıkarak konuya biraz değineceğiz. Şimdilik, siz sevgili okurlarımızı, insanlık tarihinin hiç değişmeyen sorunsallarından biriyle baş başa bırakıyoruz.Devamı »
Dünya Kitap‘ın yirmi yıldır düzenlediği Yılın En İyileri Ödülleri’nin 2012 kazananları açıklandı. Son senelerde kitap fuarı sırasında Tüyap’ta verilen ödüller bu sene 7 Aralık’ta yapılacak ayrı bir törenle sahiplerini bulacak. Her ay yayımlanan eserler arasından bir telif kitap, bir de çeviri kitap seçtikten sonra aralarından en iyileri belirleyen seçici kurul, Refik Durbaş, Doğan Hızlan, Semih Gümüş, Selim İleri, Deniz Kavukçuoğlu, İlknur Özdemir, Faruk Şüyün, Feyzan Top ve “Dünya Temsilcisi”nden oluşuyor. İşte Yılın En İyileri Ödülü’nün adayları ve kazananlar:Devamı »
Postmodern edebiyatın, özellikle de öykü alanında öncülerinden sayılan Donald Barthelme, üniversite öğrencilerine “tavsiyeler” adı altında 81 kitaplık bir liste dağıtırmış. Kevin Moffett, üniversitenin son senesinde bir kopyasını elde etmeyi başardığı bu listeyi The Believer‘da paylaşıyor. Öğrencilerine kitapları belli bir sıra gütmeden, yalnızca okumalarını söylermiş Barthelme. Yazarın yaklaşımını da, önerdiği kitapları da, listeye kendi eserlerini koymayacak kadar mütevazı oluşunu da takdir ediyoruz. 2013’te, Türk yazarlar ekleyip eksikliğini giderdikten sonra listedeki tüm kitapları okumaya çalışma fikri aklımızı çelmedi değil.
Görselleri büyütmek için üstüne tıklamanız yeterli. Aşağıda, listedeki kitaplardan, sırasıyla Türkçede ulaşabileceklerinizi bulabilirsiniz. Barthelme’nin öyküleri ne yazık ki henüz çevrilmedi. Romanlarından Pamuk Prenses ise Hakan Toker çevirisiyle Siren Yayınları’nda.
(Etgar Keret söyleşisi kaldığı yerden devam ediyor. Birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.)
Nimrod Çıldırışları
AE: Öykülerinizdeki –son kitaptan örnek verecek olursak “Yalan Ülkesi” mesela– hızlı atmosfer değişiklikleri beni hakikaten şaşırtıyor. Biraz ukalaca olacak ama öykülerinizdeki özgünlüğün temel taşlarından birisinin bu olduğunu düşünüyorum. Bir an bir masalın içindeymişiz gibi hissederken bir an sonra sert mesajlar veren bir zaman ve mekânda gözümüzü açabiliyoruz. Bu bilinçli bir tercih mi?
EK: Bilinçli bir tercih değil ama genelde şunu söyleyebilirim: Romantik yazarlar var, bir de neoklasik yazarlar var. İkisi de son derece saygın ama ben kendimi daha çok bir romantik yazar olarak görüyorum. Bu yüzden sanırım hiçbir zaman bir türün içinde yazmadığımı, bir türü kullanamadığımı söyleyebilirim. Bir türde yazdığım zaman, o tür bir kulüp gibi ve o kulübün kurallarına uymak zorundayım. Ama benim onu kullanma şeklim, bir kaşıkla toprağı kazmaya benziyor. Kaşıkla toprağı kazdığınız zaman insanlar gelip “Ne yapıyorsun, o kaşık, onunla çorba içmen gerekiyor,” diyor ama ben “Evet ama benim bir deliğe ihtiyacım var, çorba içmeye değil,” yanıtını veriyorum. Edebi gelenekleri bu şekilde kullanıyorum, asla beni kontrol etmelerine izin vermiyorum.
AE: Nimrod Çıldırışları‘nı biraz geç okudum, birkaç ay oldu daha. “Tuvia’nın Vuruluşu” kesinlikle beni en çok etkileyen öykülerinizden birisiydi. Kederli bir öykü ama tamamen karanlık da değil. Türkiye’nin son dönem iyi öykücülerinden Ahmet Büke’ye ait şu sözü yanına not aldığımı hatırlıyorum: “İnsan dediğin çok garip, çok şahane, çok boktandır.” Siz insanlık adına ümitliDevamı »
Bir restoranda yemek yiyorsan ve masanın karşısında oturan adam çatalını senin değil de kendi tabağındakini yemeği yemek için kullanıyorsa şükran duy!
Kanlı canlı bir insanla, hele de bu sevdiğim bir öykücüyse –bir de üzerine dil problemi varsa– söyleşi yapmak fikri bana hiç sıcak gelmiyordu. Neredeyse silah zoruyla ikna oldum zaten. Sadece emir değil hatır da demiri kesiyormuş demek. Ama daha selamlaştığımız andan itibaren hepimiz –benim için– şaşılacak derecede rahattık. Etgar Keret beklediğimin aksine tam beklediğim gibi biriydi. Genelde bu konularda yanılır, hayal kırıklığına uğrarım çünkü. Öykücülerin mütevazı insanlar olduğuna dair kutlu genellememizin hanesine bir çentik daha atabiliriz arkadaşlar. Zaten uzun sürmüş bir söyleşiye aynı uzunlukta bir giriş yazmanın âlemi yok. O gün sohbete bodoslama başlamıştık, şimdi de öyle olsun. (Normalde paranteziçlerinde gülüyoruz, gülüyor filan gibi açıklamalar da yapılıyordu ama ben yapmayacağım, benden görüp göreceğiniz parantez muhtemelen budur. Kâh güldük kâh hüzünlendik değerli blog okurları.)
——
AYKUT ERTUĞRUL: Kimleri kendinize yakın buluyorsunuz dünya edebiyatında, kimlerden etkilendiğinizi düşünüyorsunuz?
ETGAR KERET: Ee, yazmaya zorunlu askerlik sırasında başladım. Çok kötü bir askerdim. Ana eğitim sırasında cezalandırıldığımdan üsten ayrılamıyordum ve herkes gittikten sonra tek başıma kalıyordum. Çok sıkılmıştım ve Kafka’nın Dönüşüm ve Diğer Öyküleri’ni buldum. Okumaya başladım ve çok büyük bir rahatlama hissettim. Çünkü insanlık tarihinde benden daha gergin ve boktan durumda bir insan olduğunu fark ettim. İsrail’de yazarlar Devamı »
Çoğu kişi İstanbul’da bisiklet sürmeye kalkışmanın delilik olduğunu söyleyecektir: Öldürücü trafikten kurtulduğunuz anda kendinizi koca bir yokuşla karşı karşıya bulma ihtimaliniz fazlasıyla yüksektir. Tüm bu itirazcılara meydan okuyanlar da yok değil hani. Biz de bir yandan düz şehirlere özenirken, diğer yandan trafik düzenlemeleri ve düzgün (kentsel dönüşüm olmayan) bir şehir planlamacılığıyla İstanbul sokaklarında da bisiklete yer açılabileceğini düşünüyoruz. Tabii önce şehir sakinlerinin bu talepte bulunması gerekiyor. İşte bu bağlamda, daha fazla edebiyat severi bisiklet düşkünü yapacağını umduğumuz bir fotoğraf dizisi: Yazarlar ve bisikletleri. (Flavorwire aracılığıyla.)
Aykut Ertuğrul’un, İTEF kapsamında bir kez daha İstanbul’a gelen Etgar Keret’le Koltukname için röportaj yaptığını duyurmuştuk. Haftaya yayınlayacağımız röportajdaki sorulardan biri de, genç yazarlara tavsiyelerde bulunacak olsa, ilk maddenin ne olacağıydı. Bu vesileyle, Keret’in zaten Rookie dergisi için “Yazarlara On Kural” hazırladığını öğrendik. Kuraldan çok hayat felsefesini andıran bu on tavsiyeyi, Ertuğrul’un röportajından önce, yazarın, her gün bir doz Keret’e ihtiyaç duyan takipçileri için çeviriyoruz. Aşağıdaki listeyi George Orwell’in altın kurallarıyla kıyaslamak isteyenler de buraya buyurabilirer. Keret’in Avi Pardo çevirisiyle yayımlanan kitapları da buradan.
1. Mutlaka severek yazın. Yazarlar yazma sürecinin ne kadar zor ve acı verici olduğunu söylemeyi çok severler. Yalan söylüyorlar. İnsanlar, hayatlarını gerçekten hoşlandıkları bir şey yaparak kazandıklarını kabul etmek istemezler. Devamı »
Polisiye seviyoruz. Polisiye okumayı da polisiye yazarları hakkında okumayı da çok seviyoruz. Agatha Christie ilk okuduğumuz polisiye yazarıdır ve tahminimizce memleketteki çoğu okur için aynı şey söylenebilir. Son okuduğumuz olmadı ama. Patricia Highsmith’in yeri ayrıdır mesela. Ripley serisi olsun, diğer romanları olsun, büyük klasiklere benzetilmesi boş yere değil… İyi bir polisiye yazarıyla ilgili çok şey anlatır. Yazarın insanlara bakışı, yazarın sınıfı, yazarın kente, sokaklara, suça ve masumiyete bakışı. Yine iyi bir polisiye serisi tutarlıdır, aynı detektif ya da Ripley’de olduğu gibi aynı “suçlu” bütün seride karşımıza çıkar, tanıdık, bilindik bir karakter olur, hikâyeye bir devamlılık hâkimdir.Devamı »
Yakından takip ettiğimiz Brain Pickings’te, Life dergisinin sanatçılar, siyasetçiler ve din adamlarıyla röportajlardan derlediği, Meaning of Life (Hayatın Anlamı) adlı bir kitaptan alıntılar yayımlandı. Aralarında Annie Dillard, Stephen Jay Gould, John Updike gibi isimler var. Aşağıda alıntılardan yaptığımız seçmece çevirileri bulabilirsiniz. Listemizde Charles Bukowski, Arthur C. Clarke ve John Cage var. Görsel ise Duane Michals‘tan, başlığı “The Human Condition” (İnsanlık Durumu).
Bu haftaki eğlence köşemizde ünlü yazarlar, yarattıkları meşhur karakterle iç içe giriyor. Sorumlusu, grafik tasarımcı Selin Arısoy. Arısoy’un “curse eden kız” adındaki Tumblr sitesi için buraya, tasarımcıyı Twitter’dan takip etmek isterseniz buraya buyurunuz. Yazarların suratlarının daha ne şekillere girebileceğini merak edenleri de şuraya alabiliriz. (Explore aracılığıyla.)
Amherst Güzeli olarak anılan Emily Dickinson’ın adını her zaman bir gizem perdesi çevrelemiştir. Kuşkusuz bunda yazarın günümüze yalnızca bir tane fotoğrafının ulaşmış olmasının büyük etkisi var. Bilmeyenler için, çiziklerle dolu, şair on altı yaşındayken, uzun bir hastalığın sonunda çekilmiş ve ne kendisinin ne de ailesinin beğendiği fotoğraf şöyle:
Şimdiyse adı bilinmeyen New England’lı bir koleksiyoncu, Massachusetts eyaletinin Springfield şehrindeki bir satışta bulduğu dagerreyotipinin, Emily Dickinson (sol) ile arkadaşı Kate Scott Turner’ın 1859’da çekilmiş bir fotoğrafı olduğunu öne sürüyor. Devamı »
Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın onca örneği arasından nasıl seçeceğim diyenlerin temel adreslerinden biri, bu alanda verilen prestijli edebiyat ödülleridir. Ödüllerin çok detaylı bir listesi burada bulunabilir. Bizim aklımıza hemen Nebula, Hugo, Arthur C. Clarke ve Philip K. Dick ödülleri geliyor. Özellikle aynı sene içinde bu ödüllerin birkaçını bir arada alanlar haliyle öne çıkan eserler oluyor. Örneğin Türkçeye de çevrilmiş China Miéville‘in Şehir ve Şehir‘i 2009 ve 2010’da, aralarında hem Nebula hem Hugo hem de Clarke bulunan yedi ödül aldı. Eskilerden örnek vermek gerekirse Ursula K. LeGuin’in bir daha bir daha okuduklarımızdan olan Mülksüzler‘i de hem Hugo hem de Nebula ödüllerini kazananlardan olmuştur. Edebiyatta ödül konusu, genel olarak ödül meselesi çok tartışmalı elbette. Uzaktan bakınca bilimkurgu ve fantastik edebiyat ödülleri, nispeten okuyucuya yön vermeDevamı »
Yazarlar ve yemekler üzerine gitmeye devam ediyoruz. Atıştırmalıklar, ayakta yazmayı ve asla disiplinsizliğe kapılmamayı tercih eden Goethe dışında herhalde her masa başında, sehpa üstünde, koltukta, kafelerde, parklarda, yazanın el alışkanlığından sayılabilirler. Bazen alışkanlıklardan takıntılara dönüşürler. Kahve, bizim memlekette çay en tanıdıklarından da olsa, bazıları (Walt Whitman gibi) istridye ya da (Lord Byron gibi) sirke de alabiliyormuşDevamı »