Çeşit çeşit konuda uzmanların konuşmalarıyla kimi zaman ufkumuzu açan, kimi zaman sadece zaman öldürmemizi sağlan TED, altyazılar için çok geniş bir çevirmen kadrosuna sahip. TED’in gerçekten güzel bir çeviri sistemi var: Kısa bir başvuru formu doldurarak TED’e kaydoluyor, sonra henüz çevireceğiniz dile çevrilmemiş videolardan birine talip oluyorsunuz. Talip olduğunuz videonun altyazısını belli bir müddet içinde çevirmek zorundasınız. Yine sizin gibi gönüllü bir çevirmen çevirinizin üstünden geçtikten sonra altyazı yayınlanıyor. Bu şekilde birçok farklı dilde altyazı mevcut olduğundan konuşmalara dünyanın her yerinden insan ulaşabiliyor.
TED çevirmenlerine, kendi dillerinden motamot çevrilemeyecek deyimler sıralamalarını istemiş. Ortaya çıkan sonuç, bir nevi “chicken translate”. Tabii dille ilgili her konuda olduğu gibi, farklı kültürlere de ışık tutuyor. Japonların kafayı kedilerle bozduğunu, Tamillerin suya olumsuz anlamlar yüklediklerini görüyoruz. Her dilde hayvanlı deyimler kullanıldığını görüyoruz. Ya da farklı dillerde benzer anlamlara gelen farklı deyimler bulunduğunu görüyoruz. Örneğin bizim “Çıkmaz ayın son çarşambası” dediğimiz şey, Taylarda, “Bir sonraki reenkarnasyonda bir öğleden sonra”, İngilizlerdeyse “Domuzlar uçunca.” Acaba “asla olmayacak” sözünü vurgulamak her kültür için önemli mi? Bazı düşünceleri illa deyimlerle ifade etme ihtiyacı mı duyuyoruz?
Belki de en önemli soru: “Bilal’e anlatır gibi anlatmak”, Bilal’in kim olduğunu unutulduktan yüzyıllar sonra da bir deyim olarak kullanılacak mı? (TED Blog aracılığıyla.)Devamı »
Bugünkü paylaşacağımız mektuplar ilgili söyleyecek fazla bir söz yok. Güney gotiği olarak tabir edilen akımın öncüsü, Amerikan ve dünya edebiyatının en önemli öykücülerinden Flannery O’Connor, oyun yazarı arkadaşı Maryat Lee’ye gönderdiği mektuba Ayn Rand’ı yererek başlıyor. Lee’nin bir önceki mektupta yazdıklarına yanıt vermekte olduğunu tahmin edebiliriz.
Umarım sana Ayn Rand’ı öneren arkadaşların yoktur. Ayn Rand’ın edebiyatı, edebiyatta varılabilecek en düşük nokta. Umarım kitabı metroda yerden almış, sonra da en yakın çöp tenekesine atmışsındır. Ayn Rand’ın yanında Mickey Spillane Dostoyevski gibi kalıyor.
Danimarkalı yazar Mikael Wulff ve karikatürist Anders Morgenthaler –ikili birlikte Wumo olarak tanınıyor– eğlenceli illüstrasyonlar şeklinde bizlere hayatın acı gerçeklerini sunuyorlar. Grafik ve diyagram olarak hazırladıkları gerçekler, Facebook uygulamalarından bankanın açılış saatlerine, çamaşır makinesinin ayarlarından IKEA’nın labirentimsi yapısına, çoğunlukla batıya has sorunları tiye alıyor.
Bu yıl soğuk, yağmurlu ve rüzgârlı bir bahar geçirdiğimiz için biz özellikle “Bahar”dan hoşlandık. Sizin hayatınıza en çok hangi acı gerçekler uyuyor? Yorumlarınızı bekliyoruz. (Bored Panda aracılığıyla.)
Bankaların Açılış Saatleri / Bankanın açık olduğu saat / İşten izin alıp bankaya gidebileceğiniz saat
Modern dünyada müziğin evrimi ve bu konuda yapılan araştırmalara, Koltukname olarak zaman zaman göz atıyoruz. Kimi zaman oldukça şaşırtıcı çıkarımlarla da karşılaşıyoruz. Meşhur bilim cemiyeti Royal Society tarafından hazırlanan bir bilim dergisinde yayımlanan, ABD’deki müzik zevkinin evrimi konusundaki araştırmanın sonuçları da ziyadesiyle ilginç.
Londra Kraliçe Mary Üniversitesi bünyesinde yapılan araştırma kapsamında, ABD müzik listelerinin ilk 100’üne girmiş tam 17.094 parça incelenmiş. Araştırma sonuçlarına göre 1960-2010 yılları arasında dinleyicilerin genelinde müzik zevki hafif bir biçimde ama sürekli olarak değişmiş. Kâh rock müzik kâh soul beğenilir olmuş. Ama büyük kırılımlar bu 50 yıl içinde üç kez yaşanmış.
Yapılan analize müziğin tınısındaki değişimler, kullanılan akor dizileri gibi özellikler incelenmiş ve parçalar müzik türlerine ve alt kategorilere göre sıralanmış. Ayrıca The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupların imajları, görünümleri ve tarzları da incelemeye dahil edilmiş.Devamı »
Tolstoy 1853’te, yirmi beş yaşındayken şöyle yazmıştı:
Olağanüstü bir insan olduğum fikrine er ya da geç alışmam gerekiyor. Ahlaken benim kadar iyi, idealleri için her şeyi feda etmeye benim kadar hazır olan başka kimseyle tanışmadım.
Tevazu gösterdiği söylenemez. Ama olağanüstülük konusunda haksız da sayılmaz. Tolstoy “idealleri”ne ulaşabilmek için, yukarıdaki cümleyi sarf etmeden yedi yıl önce kendine yaşam kuralları belirlemişti bile. Bunlar şöyleydi:Devamı »
8 Haziran 2015 Pazartesi günü Apple’ın en üst yöneticisi Tim Cook, şirketinin yeni internet müzik hizmetini tanıtırken “müzikte yeni bir çığır” sözlerini kullandı. Apple için müziğin anlamı, düne kadar MP3 formatında şarkılar satmaktı. 2003 yılından beri iTunes ve iPod’lar, dev şirkete milyarlarca dolar kazandıran büyük bir gelir kapısı olmuştu.
İlk ortaya çıktığında bu devrim, herkese renkli ve sevimli bir dünya vaat ediyordu. Üstelik taşınabilir minik bir alet sayesinde müziğinizi cebinize koyup yollara düşebiliyordunuz. Minyatür boyutuna ve hafifliğine rağmen binlerce müzik parçasını depolayabiliyor, müzikleri yasal yollarla, yüksek kalitede ve makul fiyatlarla elde edebiliyordunuz. Ve ilginç olan, bu tedariği Warner, Sony ya da diğer müzik şirketleri değil, bir bilgisayar ve elektronik şirketi olan Apple aracılığıyla yapmanızdı.Devamı »
New York’taki Modern Sanat Müzesi, MoMA, Alman portre ve belgesel fotoğrafçısı August Sander’in 619 fotoğrafını satın aldı. Fotoğraflar, Sander’in büyük projesi, “20. Yüzyılın İnsanları” kapsamında yer alıyor.
Sander, 60 yıl boyunca çeşit çeşit meslekten, yerden, sınıftan insanları fotoğrafladı. Neredeyse insanlığın bir fotoğraf arşivini çıkarmak istiyordu. Bu çalışmasını kendi ülkesi Almanya’da yürüttüyse de amacı ve nihayetinde ortaya çıkan sonuç, evrenseldi. John Berger‘ın “The Suit and the Photograph” (Takım Elbise ve Fotoğraf) adlı denemesinden alıntılamak gerekirse:
Tam amacı, 1876’da doğduğu Cologne yöresinde her türden, sosyal sınıftan, alt sınıftan, işten, meslekten, ayrıcalıktan gelenleri temsil edecek arketipler bulmaktı. Toplamda 600 portre çekmeyi umuyordu. Projesi, Hitler’in III. Reich’ı yüzünden yarım kaldı.
Sosyalist ve Nazi karşıtı olan oğlu Erich, toplama kapmında öldü. Babası arşivlerini kırsal bölgede gizledi. Bugün geride kalan şey, olağanüstü bir sosyal ve insani belge. Bugüne kadar hemşerilerinin fotoğraflarını çeken hiç kimse bu derece şeffaf bir belgesel oluşturamadı.
Denemenin adı, Sander’in en meşhur fotoğraflarından biri olan “Genç Çiftçiler”den geliyor. Bir köy dansına gitmekte olan üç delikanlının fotoğrafında Berger, işleri gereği fiziken hareketli olan, dolayısıyla da rahat giyinmeleri beklenen çiftçilerin üstlerinde neden takım elbiseler olduğunu irdeliyor. Yazı, Berger’ın Understanding a Photograph adlı kitabında. Söz konusu fotoğrafı ve “20. Yüzyılın İnsanları”ndan sevdiğimiz birtakım diğer fotoğrafları aşağıda görebiliriniz. (The New York Times aracılığıyla.)Devamı »
The Paris Review‘dan Jessie Gaynor, ünlü yazarların sarhoşken ne gibi mesajlar atacaklarını hayal etmiş ve hayalini –bir istisna hariç– iPhone’lara resmederek canlandırmış. Bizim burada ve burada gördüğümüz resimlerin tamamını aşağıda çevirileriyle bulabilirsiniz. Şahsen en çok Roald Dahl’ın mesajından hoşlandık. Sizin en sevdiğiniz yazar ve/veya mesajları da yorumlara bekliyoruz.
Yazarların gerçek sarhoş hallerini merak edenleri de buraya alalım.
Geri gel! / Geri mi? / Bara! / Orayı hatırlıyorum… / Evet, 45 dakika önce tuvalete gittin. / Geri gel. / Gelemem. / Ee… İyi msn? / Odanın dönmeyi bırakmasını bekliyorum.
Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık.
Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.
İster Türkiye’nin yüzünü artık batıya dönmekten vazgeçtiğine ister politik güç savaşlarına bağlayın, Eurovision şarkı yarışması son yıllarda Türkiye’de pek popüler değil. Oysa dünyanın ilgisi artmakta. Bu yıl, teamüllere aykırı gibi gelse de, Avustralya da yarışmaya dahil oldu.
Türkiye için, Sertap Erener’in, sesini, ecnebi lisanı ve popüler müziğin öğelerini ustaca kullandığı parçasıyla ve gurbetçi Türklerin telefon oylamasındaki yadsınamaz desteğini de alarak 2003 yılında kazandığı birincilik bir milat olmuştu. 2003’e kadar bir kez üçüncülük, bir kez de yedincilik gibi “şerefli mağlubiyetlerle” dolu mazimiz, hep, “Bize karşı birleşen haçlılar”, “Türkleri sevmeyen Avrupalılar”, “Birbirini kollayan komşular”, “Süregelen Kıbrıs ambargosu” gibi açıklamalarla rasyonelleştirilmişti.Devamı »
“Ghetto Tarot” (Gecekondu Mahallesi Tarotu), belgesel fotoğrafçı Alice Smeets ile Atis Rezistans adındaki bir grup Haitili sanatçının ortak projesi. Proje, 78 kartlık tarot destesini alıp her bir kartı fotoğraflarla yeniden oluşturmayı amaçlıyor: adından da anlaşılabileceği gibi, gecekondu mahallesinde çekilen fotoğraflarla…
Smeets projeyi şöyle açıklıyor:
Ghetto Tarot projesinin temelinde olumsuzu eğlenerek olumluya dönüştürme arzusu yatıyor. “Atiz Rezistans” adlı sanatçı grubu, çöpleri kullanarak kendi bakışlarını yansıtan sanat eserleri yaratıyor ve bu eserler atıkların arasında gizlenmiş buldukları güzelliği yansıtıyor. “Gecekondu” kelimesini kendi istedikleri anlamda kullanıyor, böylece aşağılayıcı imasından kurtularak özgürleşiyor ve onu güzel bir şeye dönüştürüyorlar.
Smeets çekimler sırasında yaşanan tuhaflıklardan da bahsediyor:Devamı »
California Üniversitesi, Berkeley akademisyenleri, Mark Twain‘in 29 yaşındayken San Francisco’daki bir gazete için yazdığı yazıları keşfetti. Yazıların 150 yıllık olduğu söyleniyor.
San Francisco Chronicle ya da o zamanki adıyla San Francisco Dramatic Chronicle için çalışan Twain, her gün 2000 kelimelik haberler ve makaleler yazıyordu. Ele aldığı konular polisten maden kazalarına, geniş bir yelpazeyi kapsıyordu.
Yazılar, Berkeley’deki Mark Twain projesi kapsamında eski gazete arşivlerinin ve kupür defterlerinin taranması sonucu buldu. Projenin editörü Bob Hirst, gazete arşivlerinin dijital ortama aktarılmasının bu keşifte büyük etkisi olduğunu belirtiyor. Devamı »
* Çeviri konusunda iki uç görüş: Nabokov, Borges’e karşı. Sizce zaman içinde kim kazandı, çevirinin mutlaka aksaklık içerecek kadar motomot olması gerektiğine inanan Nabokov mu yoksa on kelimelik bir cümlenin yedi satırlık bir paragrafa dönüştürülmesini “yaratıcı sadakatsizlik” olarak gören Borges mi?
* Konuşurken, müzik aleti çalarken, nefes alıp verirken ve evet, sevişirken iç organlarınızın nasıl göründüğünü hiç merak etmiş miydiniz? MRI makinesi sayesinde görebilirsiniz! (Dikkat, ofis ortamına uygun olmayan görseller içerir.)
* Grönland’da, buzulların yavaş hareketini, daha sonra hızlandırma amacıyla videoya çeken iki kişi, inanılmaz bir sürprizle karşılaşıyor — büyük parçalar hareket etmeye başlıyor. Manhattan adasının yarısı büyüklüğünde bir alandan parçalar kendi içinde dönüyor, yuvarlanıyor, deviniyor. Muhakkak izlemeniz gereken bir doğa harikası:Devamı »
Bize yedi yıldır Don Draper’ın hikâyesini anlatan Mad Men, dün oynanan finalle sona erdi. Diziyle ilgili birçok şey söylenebilir ama şimdilik neredeyse başrolü çalan bir şeye yöneltmek istiyoruz dikkatimizi: içkiye. Zira Amerikan modasının, siyasetinin ve tütün endüstrisinin farklı yıllarını bize neredeyse içten denecek bir üslup ve bazen sinemaya yaklaşan bir görsellik, ayrıca da şahane oyunculuklarla aktaran dizide sigaradan daha fazla tüketilen tek şey alkol.
Kadın-erkek, genç-yaşlı, reklamcı, müşteri, siyasetçi… bir odası olan herkesin odasında bar, odası olmayanların da odası olanlardan aldıkları kadehleri var. Sabah-akşam, hastalık-sağlık fark etmiyor. Başına herhangi bir şey gelen kendini şişenin önünde buluyor. Bu kadar içkiye bu kadar az sarhoşluk sahnesi oranı da herhalde yine bu diziye özgü. Gerçi geçen zaman zaman Don Draper’ın bile içkiyi kaldıramadığı anlar olduğunu gördük ve şaşırdık. Neredeyse yakıştıramadık.Devamı »